Dili kaybederek beynimizin hangi avantajını kaybettik

TRT’den 1971 yılında banka soygunu sonrası röportajlar. İnsanların söyledikleri, üslubu, güzel Türkçe’leri çok şahane, elbette yorumlarda da bu sevimli görüntüye dikkat çekiliyor. Ancak ben dikkatinizi başka bir yöne çekmek istiyorum; verdikleri spesifik detaylar.

Panik anında, milyonlarca yıldır olduğu gibi alt beynimiz devreye girer, amigdala uyarılır, koritzol salgılanır ve odağımızı kaybederiz. Pek çok deney; insanların panik anında detayları tespitini kaybettiğini göstermiştir. Ama videodaki insanlar detayları fark etmişler.

The GodFather (1972) filminde Clemanza; Michael’a süikastle ilgili eğitim verirken adamları vurduktan sonra silahı (polisin bulması için) yere atmasını söyler. Tabancasız olay yerinde kaldığı için endişelenmesine gerek yoktur; kimse olayın şoku ile tabancayı attığını bile görmeyecektir.

Çünkü bunun bir istisnası var. Eğer korteksinizi yeterince kullanan biriyseniz, kültürlüyseniz; panik anında alt beynin kontrolü eline almasına engel olabilirsiniz. Böyle bir anda bile “soğukkanlı” olur, detayları görebilrisiniz. Video bu yönden müthiş.

Serebral korteks, beynimizde dil ile ilişkilendirilen bölüm

“Dili güzel konuşmak” bir simge elbet, üstelik dil; kortekstedir ve insanı insan yapan, Homo sapiens’i Homo erectus’tan ayıran beyin gelişimi dil sayesinde olmuştur. Koca bir toplum daha 50 yıl önce iyi bir eğitim sonucu mantıklı davranıp yaşıyormuşuz.

Yani sadece anadilinize bile odaklanacak kadar korteksi kullanan biri iseniz; tepkiselliğiniz, duygusallığınız azalır; panik anında bile mantıklı biri olursunuz.

Sadece düzgün bir toplumsal eğitim; bir banka soygunundaki rastgele insanların bile ciddi panik yaşamasını bırakıp mantıklı davranmasını sağlayabiliyormuş. İşte kaybettiğimiz bu. Eğitimi kaybederek her şeyi kaybettik.

Bugün mantığı yeterince kullanmıyoruz; çünkü korteksin direksiyona geçeceği kadar beyinlerini kullanmıyor insanlar. Başkaları onların yerine düşünüyor, kendilerini eğitmiyorlar. Sonuçta da duygusal ve içgüdüsel bir modda yaşıyorlar. En ufak şeyler travma ve paniğe neden oluyor.

Sadece dil’in bile korteksi kullanmak için ne kadar önemli olduğuna şaşarsınız. Bugün “de bağlacının yazımı” ile “küfür”ün normalleşmesini tartışıyoruz.

Dil, kültür yoluyla biyolojiye etki edebildiğimiz bir avantajımız. Adeta beynimizin programlama dili. Sadece dili kullanarak beynimizi değiştirebiliriz. Dili kullanma beceriniz arttıkça düşünme beceriniz artar. Miandji şöyle der: “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.”

 2,839 defa toplam okundu,  22 kişi bugün okudu

Keyifleri bölmek neden depresyonu önler?

Yüzbinlerce yıl önceye gidelim.

Günboyu yürüyüp küçük bir yemiş buluyorsunuz. Biraz daha gidip elma buluyorsunuz. Biraz daha gidip başka bir şey arıyorsunuz. Yürüdüğünüz yolu heba ederseniz; bulduğunuz şeylerin sağladığı enerji, ya da bulamamak; yürümek için gereken enerjiyi karşılamaz. Bu yüzden de her adımınızı dikkatli seçmeniz gerekir.

Bu yüzden de sinapslar; daha önce işe yaramış bağlantıları işaretler, iyi şeylere çıkan davranışlar iyi hisler yaşatır. Eğer bir yoldan yürüyüp sonunda su bulamazsanız, ya da yanlış bir şey yapıp aslanların elinden zor kurtulursanız; sinapslar bunları da kötü duygularla eşler. Böylece bir dahaki sefer hislerinizi takip ederek hayatta kalma şansınızı artırırsınız.

Uzun bir yol gittiniz ve elma dolu bir ağaçla karşılaştınız. Bu çok büyük bir ödüldür. Bugün için anlamak zor; ama hayatta kalmamız böyle şeylere bağlıydı ve olgun bir meyve bulmak bile çok zordu. Biraz daha ileride yine elma dolu bir ağaçla karşılaşırsanız; beyin aynı miktar ödül hissi üretmez. Buna “hedonik adaptasyon” denir. Artık su, barınak ve başka ihtiyaçlarınız vardır. Beyin bunlarla ilgili ödüller arar, dopamin sizi başka hedeflerden keyif almaya yönlendirir. Atalarımız için ömrün kalanında çabalamaktan kurtaracak bir ödül yoktu; her şey her gün yeniden sağlanmalıydı. Her gün yeniden barınak, yiyecek ve su bulunmalıydı.

Bir deneyde cebinden sürpriz şekilde 100$ dolar çıkan insanların yaşadığı his kimyasal olarak ölçüldü. Tekrar aynı miktar bulduklarında beyin aynı miktar mutluluk hormonu üretmedi. Görüldü ki, ikinci sefer aynı miktar mutluluk hormonu üretmek için çok daha fazla para bulunması gerekiyor. Hedonik adaptasyon nedeni keyiflere hemen adapte oluyoruz. Öyle olmasaydı; bir keyif tüm hayat problemlerine cevap haline gelirdi. Sadece çikolata yediğiniz için işe gitmekten vazgeçerdiniz.

Atalarımız için sürpriz etkisi yaratan küçük hazlar çok önemliydi. Küçük bir yemiş, ufak bir meyve, bir av. Böyle küçük şeylerden keyif almanın motivasyonu ile gün boyu aç dolaşıp gerçekten doyacakları anı kovalayarak hayatı sürdürebiliyorlardı. Bir yemiş gördüğünde “bu ne böyle, bana sağlam bir yemek lazım” deyip yemişi yere atmıyorlardı. Beynimiz küçük hazların önemine adapte oldu. Ayrıca; biraz yiyecek ve biraz su; çok fazla yiyecek bulmaktan daha önemliydi. Pek çok ihtiyacı olan atalarımızın tüm ihtiyaçları hayatiydi. Yani hepsinin az az karşılanması, birinin çok karşılanmasından daha önemliydi. Bu yüzden tek bir hazzın çok olmasındansa; pek çok hazzın az olmasında daha huzurlu olmaya evrildik. İyi kötü bir barınak, biraz su, biraz yiyecek; çok fazla yiyeceği olan ama suyu olmayan, ya da barınağı olmayan birine göre çok büyük avantajdır. İhtiyaçların tek bir tanesinin karşılanmaması ölmek demekti.

Bu yüzden pek çok küçük keyif, tek bir büyük keyiften önemlidir. Bizler; büyük keyifleri tekrar yaşamak isteriz ama hedonik adaptasyon nedeniyle yaşayamayız. O ilk keyifleri ömür boyu övüp dururuz ama boş yere çabalarız. Beyin için; iki tane 50’lik keyiftense on tane 10’luk keyif, yirmi tane 5’lik keyif daha işlevseldir. Çünkü iki 50’lik keyfin, ikincisinde 50’lik keyif alamazsınız. Ama çok sayıda ufak keyiflerin hiçbiri hedonik adaptasyona yakalanmadığı gibi; keyiften keyfe giden beyin için sürpriz etkisi dopamin salgılanmasını sağlar. Yani atalarımızın bir yemiş, bir av, bir meyve bulmasındaki motivasyonu yakalar.

Skydiving yapan birini düşünün. Beyin, öleceğini sandığı ya da acı öngördüğü için adrenalin salgılar. Bu müthiş his inanılmazdır. Ama tekrar atlayınca hedonik adaptasoyn nedeniyle aynı miktar adrenalin salgılanmaz. Aynı müthiş hazzı arayan insan bir dahaki sefer daha büyük bir şey yapmalıdır. Bu yüzden daha tehlikeli bir şey yapması gerekir. Artık sadece hayatını tehlikeye atarak mutlu olabilen bir insan olur. Günlük küçük keyifler aynı hazzı yaşatmaz, yükselen keyif eşiği hayattaki hiçbir şeyden mutlu olmamasına yol açar. Piyango çıktığında, büyük bir ödül alındığında, hayatla ilgili çok büyük bir şey yaşandığında; eğer kendinizi kontrol etmezseniz, eşik değişimi sizi aşırı mutsuz bir insan yapar. Normal bir insanın çok mutlu olacağı durumlarda bile eşiğiniz yüksek olduğu için aşırı mutsuz olabilirsiniz. Bu yüzden de çok büyük keyifler aramaktansa; hayat için küçük keyifler yaşayan biri olmak çok daha işlevseldir.

Depresyonun evrimi ile ilgili pek çok tez var. Ama bu konuyla müthiş bir yerde birleşiyor. Bulunduğunuz yerden çıkmak; hayat için bir risk almaktır. Atalarımız gündoğumu ile harekete geçip gün boyu yürüyüp yiyecek ararlardı. Ama bunu yapmayabilirsiniz de. Diyelim ki, o gün diğer insanlarla birlikte yürümeyi kabul etmediniz. Olduğunuz yerde kaldınız. Bir süre sonra kortizol yükselmeye başlar. Açlık, susuzluk giderek artacaktır. Dışarıda aslanlar, yılanlar, örümcekler olsa da; açlıktan kesin ölümdense, yiyecek bulmak için aslanla karşılaşma riskini almak çok daha iyidir. Her gün yataktan çıkarak; bazı şeyleri feda etmek karşılığında kaybettiğimizden daha fazla şey edinerek hayatta kalırız. Bu bir matematiktir. Gün boyu harcadığı enerjiden fazla enerji alan ve hayatta kalma riskini ölme riskinden yüksek tutabilen atalarımızın genleri devam etti.

Bu arada yukarıda dediğimiz olaylar oluyor. Yiyecek buluyor iyi hisler yaşıyor, aslanla karşılaşıyor kötü hislerle karşılaşıyorsunuz. Beyniniz o güne kadarki deneyim ve bağıntılarınızla sizi hayatta tutmaya programlanmış şekilde yaşıyorsunuz. Ama öyle durumlar olur ki; bağıntılarınız sizi tehlikeyle burun buruna getirir. Aslanların saldırısından saklanıp bir mağaraya sığındınız. Ya da çok uzun mesafe gittiğiniz halde hiçbir yiyecek bulamadınız. O güne kadar sizi yanıltmadığına inandığınız beyniniz az daha ölmenize yol açıyordu. İşte o anda; yükselen kortizole dayanmak, elde edilecek dopamini aramaktan mantıklı hale gelir. Buna “depresyon” diyoruz. Beyin ödül-ceza bağıntılarını askıya alır. Normalde keyif aldığınız şeylerden keyif almamaya başlarsınız. Hiçbir şey yapmamak; bir şeyler yapmaktan önemli hale gelir. İşte o gün; yiyecek aramaya çıkmazsınız.

Bu durumda beyin, sizi o duruma koyan bağıntılarınızı askıya almıştır. Sizi o tehlikeli duruma düşüren, tüm varsayımlarınızı yıkan olaylarla yüzleşmektedir. Kendinizi kandırdığınız ortaya çıkmış, güveniniz yıkılmış, özgüveniniz kırılmış, hisleriniz sizi yarı yolda bırakmıştır. Bu şekilde daha fazla devam etmek size büyük zararı dokunan bir süreç olacağı için; hiçbir şey yapmamayı tercih eder hale gelirsiniz. Aynı evrimsel süreç; bugün de geçerli. Her gün pek çok varsayımla bağıntılar oluşturuyor, hayat planları yapıyor, insanlara güveniyor ve çabalarımızın sonunda harcadığımızdan daha çok getiri getireceğini varsayıyoruz. Bir yerde öyle şeyler oluyor ya da birikiyor ki; gerçekle yüzleşiyoruz ve beynimiz bu şekilde devam etmektense hiçbir şey yapmamanın daha iyi olacağı sonucuna varıyor.

Modern toplumda atalarımızdan çok daha kompleks koşullarda yaşıyoruz. Hayatta kalmak, insan ilişkileri, gelecek, geçim, itibar ve pek çok yönden inanılmaz karışık duygular içinde yön bulmaya çalışıyoruz. Kaos teorisi gereği bu kadar kompleks bir ortamda her şey düzgün giderken bile hesaba katılmayan küçük olaylar tüm varsayımlarımızın yıkılmasına neden olabilir. Üstelik, sürekli büyük keyifler arayıp düşünmekten kurtulduğumuz için çoğu keyfimizi anında hedonik adaptasyona yakalatıp elimizden kaçırıyoruz. Bu yüzden de elimizde işe yarar bir şey kalmıyor. Oysa; küçük pek çok keyif sahibi olmak, bunu ciddi olarak engelleyecektir. Hayatının her köşesine, haftanın pek çok vaktine serpiştirdiği küçük keyifleri olan biri; beklenti yıkılması ile karşılaşma riskini oldukça azaltacaktır. Sadece futbolla ilgilenen ve tüm hayatını ona adayan birinin depresyona yakalanma şansı; hepsinden az az olmak üzere film, müzik, gezi, tiyatro, kitaplar vs. ile ilgilenen kişiden çok daha yüksektir.

Bu arada sosyal medyanın gücü buradan geliyor. Her saniye sonsuz etkileşim ile hedonik adaptasyona asla yakalanmadan beynimizi oyalıyor. Üstelik; hiçbir etkileşimin keyif vermesine bile gerek yok. Bu çağda bu yüzden insanlar 2 saatlik film izlerken sıkılan ama hiçbiri keyif vermeyen etkileşimlerle 4 saat telefonda vaktin nasıl geçtiğini anlamayan insanlar yarattı. Algımız tamamen bozuldu ve sosyal medya çağında insanlar ancak sosyal medya ile dikkatini dağıtarak depresyondan kaçmaya çalışıyor. Bu esnada; hayatın pek çok avantajı elden kayıp gittiği için; sosyal medya ile yıllarca ertelese bile enidne sonunda kaşrılaştığı büyük problemler, kaçan fırsatlar ve en önemlisi yaşanmamış bir hayat bir yerde depresyona yol açıyor.

Ne yapmalı; bir şeye harcadığımız vakit arttığı anda bölmeliyiz. Hiçbir şey tüm günü değil tüm akşamı bile almamalı. Her boş vakite ve güne bir kaç uğraş serpiştirmeli. Zamanla hepsinden geçen nöron yolları sağlamlaştıkça; her an depresyona karşı tampon görevi görecek başka keyfin vakti gelecektir. Cuma gecesi film izlediniz ve çok hoşunuza gitti diye; cumartesi canınız sıkıldığında da film izlerseniz hedonik adaptasyon o keyfin canına okur. Cuma günleri film gecesi yapıp cumartesilere başka şey arayın. Haftanın gün ve saatlerine ketifler, ritüeller, uğraşlar serpiştirin. Her gün yarım saat kitap okuyan biri 5 yılda 500 kitap okur. Her akşamüstü yarım saat not alan biri; 5 yılda kitap olacak kadar yazar. Sadece cumartesi arkadaşlarıyla sinemaya giden biri için sinema keyfi tadından yenmez. Keyiflerinizi bölmek; bir “life hacks”tir.

 5,491 defa toplam okundu,  2 kişi bugün okudu

Sahte yoldan dopamin: sorunları çözmeden hayatı ileri sarmak

Hepimizin ortak ataları, Afrika’da 200 bin yıl yaşadı. Bu dönemde “şeker” gıdalardan ender olarak alınan ama tam da beyin büyümesinin yaşandığı dönemde çok önemli bir besindi. Bu yüzden hayatta kalmak için önemli şeyler yaptığımızda salgılanan “dopamin”, şeker bulunca da salgılanmaya başladı. Beynimizin için en büyük “ödül”lerden ve dopamin kaynaklarından biri şeker’dir.

Free photo Wings Insects Nature Pollination Honey Bees - Max Pixel

200 yıl önce Sanayi Devrimi’nde pancardan şekerin ayrıştırılması işini makinelerin yapması başarıldı. Üstelik, yeni keşfedilmiş Amerika kıtasındaki uçsuz bucaksız tarlalarda şeker pancarı ve şeker kamışı ekimi sonrası tüm dünyaya yetecek kadar şeker üretilmeye başlandı. Tarih boyu ender bulunduğu için çok kıymetli olan şekerin her yerde bulunması çok büyük bir etki yaptı. İnsanlar her şeyin ve her şeyin içine şeker katmaya başladılar. Diyabet ve obezite icat oldu; diş çürümeleri ve başka sıkıntılar baş gösterdi. Ama bu sahte dopamin kaynağı o kadar büyük bir teselliydi ki; insanlar tarih boyu doğada yaşadığı halde rahat hayatlarını bırakıp bir ömür gece gündüz fabrikada çalışmaya ikna edilebildiler. İnsanlar şeker tükettiği için hayatta başka başarıya ihtiyaç duymadılar; neden karanlıkta, kapalı fabrikada, kötü yemeklerle, açlık sınırında, yorgunluktan ölene kadar çalışıyoruz demediler. Şeker, yeterli dopamini sağlıyordu.

Sanayi Devrimi | Belgesel - Oggito

Limbik sistem, etrafta ne olup bittiğini bilmez. Onun için birkaç kimyasalın yükseliş ve düşüşü önemlidir. Ve evrimsel açıdan; ihtiyacın karşılanıp karşılanmadığına değil, hormonun yükselip yükselmediği ile ilgilenir. Sahte yoldan yükselen hormon doğada o canlıının genlerinin tükenmesine neden olurdu. Bu yüzden en güvenilir şey; hormonların yani duygularının dediğini yapmaktı. Öyle yapanların genleri devam ediyordu. Dopamin düşünce bir şeyler arıyor, yükselince doğru bir şey yaptığını anlıyordu. Doğadaki canlıların aksine; bizler bu hatalı atıf kaynaklarının milyonlarcasına sahibiz.

Limbic System Impairment - Vibrant Blue Oils

Limbik sistem; memelilerin hayatta kalmasını, genlerinin bu çağa ulaşmasını sağlayan beyin kısmı. Duygularımız burada üretiliyor. Kimyasalların iniş çıkışları burada yaşanıyor. Esasında duruma özgü programlanan algoritma gibi. Bir fil susadığında dopamin onun su aramasını sağlar, su bulduğunda bir sonraki sefer nasıl su bulduğunu bilmesine gerek kalmaz. Su bulmaya çıkan yollar iyi hisler yaşatır, bu hisleri takip ederek hayatta kalır. İnsan olarak bizler de bu duygulara sahibiz ama biyolojik koşullarda yaşamıyoruz. Bizim hayatta kalmamız çok daha kompleks kararlarla ilgili ve bu kararları almak için limbik sistem hiç güvenilir bir kaynak değil. Kararlarımızı duygularımızla almak için herhangi bir nedenimiz yok. Ama düşünmek zor geldiği için sürekli bunu yapmaya çalışıyor ve sonuçlarına da katlanıyoruz.

Maybe Elephant Poachers Aren't as Evil as You Think – Mother Jones

Doğada dopamin; “life goals” hislerini karşılatarak hayatta kalmamızı sağlıyordu. Dopaminin bazı özel yönleri vardır. Örneğin pek çok sorun arasından bir tanesine odaklanmanızı sağlar. Örneğin; gün batımı yaklaşıyor ve hala açsınız diyelim. Ama ileride yiyecek olduğuna eminsiniz. Dopamin yiyeceği bulana kadar başka riskleri görmezden gelmenizi sağlar. Ama yiyecek bulduğunuz an durur, böylece başka bir soruna odaklanırsınız. Lokantada yemeği yemeye başladığınız an dopamin duracaktır. Ayrıca önemli başarılar elde edene kadar başka sorunlara katlanmanızı ve başarana kadardurmamanızı da sağlayabilir. Ayrıca “sürpriz” etkisi olan durumlarda da salgılanır. Atalarımız arasından başka fırsatlar deneyenlerin genleri devam etti. Tek bir şey iyi sonuç vermediğindeki o ödül arayışı dopamin salgılatır.

Farmers, tourists, and cattle threaten to wipe out some of the world's last  hunter-gatherers | Science | AAAS

İşte bu nedenlerle evrilmiş “dopamini” sahte yoldan salgılayabiliriz. Örneğin; kumar etkisi yaratan, sürpriz etkiye sahip şeyler bu yüzden gerçekten dopamin salgılatır. Bilgisayar oyunlarından alışveriş sitelerinde gezmeye kadar. Örneğin; ‘Temple Run’ oyunu psikoloji kitaplarına girdi. Her saniye ödül vererek hedonik adaptasyona yakalanmayan, dopaminin başka bir odağa yönlenmek üzere sonlanmasına izin vermeyen bir sisteme sahip. Ayrıca “sürpriz” ve ana hedefe ulaşana kadarki kovalama da dopamin salgılatıyor. Bugünün toplumunda böyle pek çok yol ile; hayatta kalmak için bir şey yapmadan da dopamin salgılayabiliyoruz.

TEMPLE RUN 2 V1.70.0 MOD APK – PARA HİLELİ

Dopamin, modern toplum insanı için avantja olabilirdi. İşlerinizle, derslerinizle, hayatınızın gidişatıyla ilgilenmediğinizde mutsuz olur; bu konuda bir şeyler yaparak başarılı, mutlu, hayatı yolunda giden bir insan olabilirdiniz. Ama ne zaman dopamin düşüşü yaşasanız; yükseltecek pek çok şey var. Sosyal medyadaki anlık bildirimler, ana ekran kaydırmasında ne içerik çıkacağı belli olmayan sürpriz etkisi, playstationdan telefon oyunlarına, okeyden kağıt oyunlarına, çikolatadan şekerli ürünlere, futbol maçlarına kadar. Bu yüzden de hayatınızın yolunda gitmediği halde mutsuz olmuyorsunuz; çünkü sahte yoldan dopamin kaynakları sizi bir ömür oyalıyor.

Preventing Workplace Negativity Could Save Billions | Live Happy Magazine

İş hayatınız kötü gidiyor, dopamin düşüşü yaşıyorsunuz. Eve geliyorsunuz. Televizyonda maç var. Elinize telefonu aldınız. Bir de dondurma getirdiniz. Dopamin yükselişleri yaşadınız. Beyin için mutsuzluk kalmadı, bir sorunu çözmeye de gerek kalmadı. Ertesi gün yine işiniz kötü gidiyor, ama beyin bunda sorun olmadığını söylüyor; onun için çözüm evde. Televizyon, telefon, oyunlar, maçlar, tatlılar. Tek sorun; işte olmanız. Böylece her gün kendinizi oyalayarak sürekli çalıştığınız, potansiyelinizi kullanmadığınız, rahat yaşamak için gerekenleri yapmadığınız bir hayata ömür boyu katlanabilirsiniz. Milyonlarca insanın başına gelen budur. Bu sadece iş hayatı veya klasik başarılar için değil; sahip olduğunuz akla, yaşa ve potansiyele karşı hayatta yapabilecek olup da yapmadığınız her şeye karşı bir tehdit.

kassem on Twitter: "sek erkek ya şu odaya bak… "

Burada hayat için gerekli keyiflerden bahsetmiyoruz. Memelilikten kalma limbik sistemimiz; her şey yolunda giderken de düşüşler yaşar, bu yüzden hayata küçük keyifler serpiştirmek önemlidir. Bunlar spor da olabilir, oyun da, tatlı da. Ama hayatın tüm dopamin kaynağını sahte yollara bağlı kılmak milyonlarca insanın hayattaki önemli sorunudur. 200 yıl önce Avrupa nüfusunun %95’i köylerinden çıkıp fabrikaya gidip bir ömür köle gibi çalışmaya ikna oldular ve bu şekerli ürünlerin verdiği dopamin hazzı ile kabul ettiler. Bugün aynı düzeninin devamını yaşıyoruz ve insanlar üniversite, hayat, meslek, gelir, iş, yetenek, bilgi, kültür, kendisine ve insanlığa yararlı şeyler vs. değil; sadece anlık hazlarla teselli oluyor. Her şeyi yitirdiğini ise bir ömür kendini oyaladıktan sonra fark ediyor.

 4,816 defa toplam okundu,  12 kişi bugün okudu

“Uyu artık” capslarındaki kızın hatası neydi

Memelilikten kalma birkaç hormon, günlük hayatımızın çoğunu şekillendirmeye devam eder. Doğada hayatta kalmaya evrilmiş beynimiz; bu aşırı karmaşık ve sosyal hayattaki iniş ve çıkışları kontrol etmenin kolay yollarını bulmaya çalışır.

Bir ilişkiye girdiğinizde karşıladığınız esas şey; “oksitosin”dir. Ki kadınlar için daha önemlidir. Oksitosin; hem annelik, bağlanma, sarılma vs. konularla ilgilidir; hem de “güven” ile ilgilidir. Bazı deneyler; kadınların oksitosin yükleliş anlarında çok kolay aşık olduklarını gösterdi. Evrimsel nedeni; insanlarda son 12 bin yılda çocuğun hayatta kalması babanın da varlığına bağlı olduğu için; çocuk sahibi olduktan ya da cinsel ilişkiden sonra ortadan kaybolmayan erkekleri seçebilen, yani güvene önem veren kadınların genlerinin devam etmesi.

Tabi bu capslardaki kız; aşina olunan sevimli davranışlara sahip. Bu yüzden çok kısa sürede tüm sosyal medyayı dolaştı, kızlar birbirini etiketlediler. İlişki oksitosin kaynağıdır. Zaten capsın ana konularını da sarılma, güven, gelecek gibi konular oluşturuyor.

Ancak burada hepimizin aşina olduğu bir hataya gidiyor. Memelilikten kalma hormonlarımızdan birini karşılayan bir şey bulduğumuzda artık o hormonu karşılayan diğer kaynaklardan vazgeçme eğiliminde oluruz; çünkü bu çok daha kolaydır. Yeni ilişkisi olan çiftler; arkadaşlarından, ailelerinden vazgeçebilirler, çünkü birbirleri için yeterli oksitosini karşılamaya başlarlar. Sorun şu ki; beynin hayatta kalmak için evrilmiş hormonlarını daha az kaynağa indirgeyince, o kaynaktan karşılanmasına aşırı duyarlı olursunuz, çünkü beyin tek kaynağı kaybetmek istemez. Öyle olmasaydı atalarımızın genleri devam etmezdi. Bu yüzden en ufak ilgisizlik, kaş çatma bile panik olmasına neden olur; çünkü beyin tek oksitosin kaynağının kaybedilmesine aşırı tepki gösterir.

Bu yüzden de capstaki kız da, milyonlarca insanın düştüğü hataya düşüp kaynaklarını azaltıyor. Bunu da erkek arkadaşı üzerinden yapıyor. Tabi hedonik adaptasyonu da unutmamak lazım. Belirli bir ilgi size iyi hissettirse de, beyin hemen adapte olur ve aynı hissi yaşamak için daha fazla ilgi gerekir. Dolayısıyla kaynakları azalttığınız için riske girdiğiniz gibi bir de elinizdeki tek kaynağı aşırı ilgi ihtiyacı ile sıkarsınız. Oysa elde etmeye çalıştığınız his; başlangıçtaki ufak bir ilgiden geliyordu. Ama o kadar adapte oldunuz ki artık çok fazla ilgi istiyorsunuz.

Ve bir hormon yeterince karşılanınca, tüm eksik duyguları aynı kaynaktan karşılama tuzağına düşülüyor. Sonuçta artık o hissin odağındasınız ama beyin atalarını hayatta tutmuş tüm ihtiyaçları umursuyor. Bunlardan biri; ödül hissi yaşatan, “life goals” ya da hayatta kalmakla ilgili önemli şeylerle ilgili dopamin. Biri de; kaynaklara erişim, saygı görmek, ciddiye alınmakla ilgili serotonin. Bu capsta sterotipleştiren, herkesin başına gelebilecek örnekte; kız tüm bu ihtiyaçlarını aynı kişiden karşılamaya çalışıyor.

Kadınların bu konuda 12 bin yıllık nedenlere dayanan da bir dezavantajı var. Tarım devrimi sonrası yerleşik hayata ve ataerkil düzene geçilen dönemde; statü sahibi erkekler genlerini devam için statüyü avantaja çevirdiler. Kadınların baskı altına aldığı ve eş sahibi olmanın başladığı bu dönemde; kadınlar tersine evrime uğradı. Avcı-toplayıcı iken hayatta kalmak için tüm niteliklere sahip iken; kültürün hayatta kalma koşullarını belirlediği dönem sonrası eş sahibi olmak yeter vasıf olmaya başladı. Bir kadın eş sahibi olduğunda tehlikelerden korunuyor, yiyecek buluyor, çocuklarına bakılıyordu. Bu yüzden de doğada bu ihtiyaçları gidermek için salgılanan “dopamin”, eş bulma dürtüsü haline geldi. Seçilmek, güzel bulunmak, ilgilenilmek; ilginç şekilde beyin tarafından “ödül” olarak yorumlanabilir, çünkü beyin bunun “life goals” olduğunu düşünebilir.

Bu kısa sürede yayılan capslar sonrası genelde “evet, aynen böyle oluyor” yorumları gelse de erkekler genelde böyle bir ilişki istemediklerini belirten capslar hazırladılar. Peki capstaki erkeğe bakalım. Anlaşıldığı üzere; iş düşünüyor, dizi izliyor, futbol izliyor; dopamin ve serotonin ihtiyacını karşılıyor. Oksitosin ihtiyacını da ilişkisinden karşılıyor ve gece kafası rahat uyuyabiliyor. Ama aşırı ilgi gösterme zorunluluğu onu bulanıltıyor.

Tabi bu capslardaki sterotiplerin örneği. Günlük hayatta tam tersi olan pek çok durum var. Bunlardan birine “aşk” diyoruz. Tüm mutlu kimyasalların aynı anda salgılandığı bu durum; yerleşik düzene geçiş döneminde hayatta kalmanın duygusal yoğunluğa bağlı olduğu bir dönemden bize kalan miras. Bu durumda kolaylıkla; tek bir kişiyi hayattaki diğer her şeye tercih etme eğiliminde oluruz. Aşık olan birinin işi, okulu, aileyi boşlaması boşuna değildir. Tüm limbik sistem ihtiyaçlarını tek bir kaynaktan karşılamak; herkesin kolayına gider. Ama kaynakları azaltmamak, çoğaltmak gerekir.

Deniyor ki; tersi de olmuş olabilir. Yani kız, ilgisizlikten bırakmış olabilir. Elbette olabilir ama ben böyle bir ilişkide tahminimi tersten yana kullanırım. Çünkü tek bir mutlu kimyasalın kaynağını bile tek kaynağa indirgemek obsesyon yaratırken; üç kimyasalı aynı kişiden karşılayan birinin -başka biri olmadığı sürece- bu ilişkiyi bitiren taraf olması bana neredeyse imkansız geliyor.

Yani burada anafikrimiz şudur; ilişkiden bağımsız oksitosin, serotonin, dopamin kaynaklarımız olmalı. Hayat başarılarınız, planlarınız, okulunuz, mesleğiniz, itibarınız, aileniz, ilgi alanlarınızın tamamı devam etmeli. Bunların sayısı azaldıkça; elinizdeki kaynaklara aşırı derecede bağımlı olur, sonunda kaçınılmaz şekilde mutsuz olursunuz.

 5,888 defa toplam okundu,  6 kişi bugün okudu

Saygı görme ihtiyacının evrimi

İş arkadaşınızdan gelen küçük bir mesaj tüm akşamınızı mahvedebiliyor. Sırada birinin önünüze geçmesi, tweetinizin tepki alması, espirinize gülünmemesi, trafikte sollanmak… Pek çok durumda canımıza kastedilmiş gibi bir his yaşıyoruz. Çünkü saygı görmek herhangi bir konu değil, evrimsel nedenlerin ortaya çıkardığı psikolojik bir ihtiyaç.

Bildiğimiz temeller üzerinden çok basit bir akıl yürütme yapalım.

Bir memeli; sürüden ayrılınca oksitosin düşüşü yaşar, böylelikle geri dönüp hayatta kalma şansını artırır. Böyle yapanların genleri devam eder, genler sonraki nesle oksitosinin önemini aktarır.

Top 10 smartest animals - Education Today News

Topluluk, memeliler için avantajdır. Bir tehdit anında riski düşürür, bir tehditten önceden haberdar olmak için ortamda daha fazla göz, kulak olması anlamına gelir.

Topluluk içindesiniz ama size saygı duymuyorlar diyelim. Av bulunca paylaşılmıyor, güvenli yerde dışlanıyor, sürekli geride bırakılıyorsunuz. Bu durumda topluluk içinde olmak hayatta kalmak için tek başına yeterli değildir.

İşte bu durumda serotoninin evrimsel işlevi ortaya çıkar. Serotonin, mikroorganizmalardan memelilere kadar “kaynaklara erişim” işlevi taşıyordu. Memelilerde kaynaklara, gıdaya erişmek; topluluğun onayına bağlı olduğu için “saygı görmek” gibi bir işleve evrildi.

İnsan için ise bu durum çok daha önemli. İnsan; sıradan bir memeli iken kendisini insan yapan beyin evrimleşmesine organize topluluklar oluşturarak sahip oldu. 150 bireyden kalabalık “anlamlı” toplulukları sadece insan kurabilir. Ve hayatta kalması da bu topluluğa bağlı olduğu, kendisi bu topluluk içindeki görevlerin ancak birini yerine getirebildiği için; insan için diğer insanlar hayatta kalmak için temel şarttır. Balık için deniz neyse, kuşlar için kanatlar neyse; insan için diğer insanlar odur.

Toplumdan bağımsız insan hayatta kalamaz. Beyni dahi başka insanların ne düşündüğü üzerine büyük enerji harcamaya evrilmiş insan için hayatta kalmak başkalarının kabulüne bağlıdır. Hayatta kalmak için biyolojik olarak her şeye sahip olsanız bile, hatta insanların içinde topluluğun bir parçası olsanız bile; insanlardan saygı görmüyorsanız, birileri size bir şey satmıyorsa, ev kiralamıyorsa, sokağa çıkamıyorsanız; bu sahip olduklarınızın hiçbir önemi kalmaz. Bu yüzden de serotoninin önemi büyüktür. Saygı görmek insanlar için psikolojik bir ihtiyaçtır.

Modern toplumda memelilikten kalma serotoninin pek çok kez düşüşünü yaşarsınız. Patronunuz kızdığında, iş arkadaşınız size amiri gibi davrandığında, espirinize gülünmediğinde, insanlar içinde küçük düşürüldüğünüzde, sırada önünüze geçildiğinde, tweetiniz linçlendiğinde, anneniz kardeşinizle daha çok ilgilendiğinde…. Pek çok durumda serotonin düşer, size mutsuzluk yaşatır. Böylece bu hisle şekillenen sinapslar, sonraki sefer aynı hatayı yapmayıp saygı gören bir pozisyonda kalmanız için beynin oluşturduğu bağıntılardır. Çünkü saygı görmezseniz; işiniz olmaz, toplumda kalmazsınız ve ölürsünüz. Beyniniz için küçük bir şakanın bile büyük mutsuzluk yaratma sebebi; toplum içindeki saygınızı korumanız gerekmesindendir.

Ama biyolojik beynimizin milyonlarca yıl doğada hayatta kalmak için evrildiğini unutmayalım. Çok hızlı bir kütlürel evrime uğradık ve 12 bin yıldır çiftçi, 200 yıldır modern bir hayat yaşıyoruz. Beynimiz ne durumda mutlu, ne durumda mutsuz olacağını karıştırabiliyor. Ayrıca pek çok durumda; abartlı ve genellikle yanlış alarmlar veriyor. Yani çoğu zaman muhtemelen gereksiz yere mutsuz oluyorsunuz. Yine de serotoninin gerçek düşüş nedeni ile ilgilenmek yerine onu yapay yoldan yükseltmek; sorun orada kaldığı halde çözüm varmış gibi hayata dönmek demek olur, ki bu da sonradan daha büyük sorun demektir. Limbik sistemin ortalığı ayağa kaldırmasına izin vermeden; kortekste kalarak sizi mutsuz eden konuyla bilinçli olarak ilgilenip çözüm bulmak yerinde olur.

 5,181 defa toplam okundu,  14 kişi bugün okudu

Stres kendisini ortaya çıkaran koşulları besler

  • Geç yatmak mı mutsuzluk yaratır?
  • Mutsuzluk mu geç yatmaya neden olur?

Esasında ikisi birbirine neden olur.

Uyku ile başlayalım. Biyolojimiz ve psikolojimiz; uykuda gerçekleşen süreçlere adapte olmuştur. Günlük pek çok biriken işi beyin uykuda halledecektir. Hem rejenerasyon, hem bellek yenilenmesi, hem pek çok biyolojik faaliyet için uyku gerekir.

Ama atalarımızın yemediği yiyecekleri yiyerek sindirime yük bindiririz. Onlar gibi yaşamamanın biyolojik uyumsuzluklarını yaşarız. Atalarımızın bir ömüde aldığı kadar bilgiye her gün maruz kalırız. Üstelik iş haytından insan ilişkilerine kadar beyne halletmesi gereken en ufak detaylarla ilgili pek çok karar verilmesi gereken seçenek sunarız. Yani beyne; uykuda halledebileceğinden daha fazla yük veririz.

Bununla da kalmaz. Atalarımız günbatımı ile sabit bir yere geçiyor, parlak ışığa maruz kalması sonlanıyor ve uykuya hazırlanıyordu. Yani şimdiye kıyasla oldukça “erken” yatıyorlardı. Beynimiz ve biyolojimiz; kortizolden melatonine kadar karanlıkta uyumaya evrilmiş durumdadır. Gündoğumuyla birlikte din bir şekilde uyanmak da aynı şekilde aynı biyolojinin parçası olmuştur. Burada detay; çok uyumak değil erken yatmaktır. Modern toplumdaki en büyük kayıp budur.

Ama erken yatmadığı gibi uyumadan önce pek çok bilgiye, sosyal medya içeriğine, insan ilişkilerine ve dahası telefonun parlak ışığına kalan insanlar; farkında olmadan stres ve uyanma hormonlarını artırdıklarını bilmezler. Bu nedenle, uyku daha baştan kaybedilmiş olur.

Kaybedilen uyku nedeniyle; gece beyin uykuda halledeceklerini halledemez. Arkaplanda biriken detaylar ve çözülmeyi bekleyen meseleler kortizol yükselişine neden olur. Yeni bilgi girişini yavaşlatmak veya azaltmak isteyen beyin; tepkiselliğe, ertelemeciliğe, öfkeye, unutkanlığa, dikkat dağınıklığına neden olur. Böyle bir yaşam da; daha fazla strese, çözülmeyi bekleyen daha fazla konuya neden olur.

Yanılgının İcadı
Kaynak: Yanılgının İcadı

Bunlar da stres tepkisi alternatifi arayışına neden olur. Böylece streslenince yapılan şeyler artar, böylece çözülmeyen problemler olunduğu halde çözecek vakit ayırmak yerine stresi unutturan şeylere odaklanılır. Bunlar da geç yatmaya, kendi düşüncence beş dakika bile başbaşa kalmayacak kadar sürekli kendini oyalamaya neden olur.

Ayrıca sürekli yüksek kortizol; beyne sürekli glikoz sağlamak isteyen beynin insülin direnci, bağışıklık baskılaması gibi tepkilerine neden olur. Bunlar da aşırı tüketim ve bağımlılıkların başlangıcıdır. Stres; hem biyolojik ve psikolojik olarak kendisini ortaya çıkaran koşulları besler.

  • Geç yatmak yüksek kortizole, yüksek kortizol geç yatmaya neden olur.
  • Aşırı bilgi ile dolu bir beyin uykusuzluğa, uykusuzluk strese, stres de kafayı oyalamak için kendini daha çok bilgiye bırakmaya neden olur.
  • Biriken insan ilişkileri detayları strese, stres tepkiselliğe ve öfkeye; bunlar da insan ilişkilerinde çözülmesi gereken daha çok olaya neden olur.
  • Stres ertelemeye, ertelenmiş işler strese neden olur.
  • Çözülmeyen ve biriken sorunlar strese, stres de böyle başka olaylara, onlar da daha çok strese neden olur.
  • Stres hareketsizliğe, hiçbir şey yapmamaya neden olur; bu da stresi besler.
  • Sağlıksız yaşam uyku veriminde düşüklüğe, uykusuzluk strese, stres de biyolojik etkileri nedeniyle sağlıksız yaşama neden olur.
  • Yüksek kortizol bağışıklık sisteminin baskılanmasına ve hastalığa yatkınlığa, sağlıksızlık da düzensiz hayata, düzensiz hayat da strese neden olur.

Yani; gerçekten de stres ve mutsuzluk; geç yatmaya; geç yatmak da daha fazla stres ve mutsuzluğa neden olur. Ve bu stresin kendini besleyen koşullar yaratması örneğinin sadece biridir. Sadece erken yatarak; belki de tüm problemlerinizin çözümünün başlangıcını sağlayabilirsiniz.

 3,513 defa toplam okundu,  30 kişi bugün okudu

”Uçsanıza, aptallar!”

Milyonlarca yıl dünyada mezarlık bile yapmayan insanlık, bilinç sahibi olacak evrimleşmeyi yaşadıktan sonra dünyada ne kadar zaman geçirdi net olarak bilmiyoruz. Ama fosillere ve kalıntılara bakılırsa; Bilişsel Devrim dediğimiz bu değişim yaklaşık 50 bin yıllık bir zaman dilimi.

Yazının icadından 3500 yıl, Heredotos’un Tarih kitabını yazmasından 2500 yıl, İsa’nın doğumundan 2000 yıl geçtiğini ve sadece 200 yıldır modern insan olduğumuzu varsayarsak; insanın yeryüzünde geçirdiği zamanın büyük kısmında mitoloji vardı, çok az bir zamanında tarih vardı.

Dolayısıyla mitolojik konuları çok ciddiye alıyorum, her bir mitolojik tabirde bazen binlerce, bazen onbinlerce yıl insandan insana aktarılmış (ve muhtemelen artık tanınmaz hale gelmiş) bir bilgi birikimi olduğunu görüyorum.

Gelelim, Tolkien’e. Oxfordlu dilbilim profesörümüz, pek kıymetli Tolkien; çok disiplinli ve müthiş bir hayat yaşamış ve İngiliz mitolojinin derinlerinde bulduğu, bazen yüzlerce yıldır kullanılmayan kelimelerden bir eser ortaya çıkarmıştır; Yüzüklerin Efendisi. Bu evrende geçen dilleri, alfabeleri, deyimleri, onları kullanan halkların tarihlerini ve hatta haritalarını dahi kendisi hazırlamıştır. Ama hayatını okuyanların da göreceği üzerine; fantastik kurgu alanında kabul edilen eserlerinde geçenler aslında bazen binlerce yıl kullanılan kültüre dayanmaktadır.

Yani olay şöyle işliyor; milyonlarca yılda şekillenen biyoloji içgüdülere yerleşiyor. Bilinç kazanıp kültür inşa etmeyen insanlar; binlerce yıl biyolojinin etkisi ile kültür inşa ediyorlar. Bu kültür, varlığımızın büyük çoğunluğu boyunca mitoloji olarak yaygınlaşıyor.

Bu yazımızdaki örnekte ise; bu mitoloji bir profesör tarafından bulunuyor. Bir hikaye kurguluyor; oraya ekliyor. Ekledikten 50 yıl sonra bu kurgunun filmi çekiliyor. Ve filmde geçen bazı içgüdüsel atıflar; milyonlarca yıllık hislerimize atıf yapıyor.

Yüzüklerin Efendisi’nin ilk filmine gidiyoruz. Yüzük Kardeşliği, pek çok seçenek boşa gittikten sonra Moria madenlerine girmek zorunda kalır. Madenler önceden orklar tarafından basılmış ve oradaki cüceler öldürülmüştür. Tam geri dönmeyi düşünürken madenin girişinde de bir canavardan canlarını zor kurtarıp kendilerini içeri kapatırlar. Artık madenden geçmekten başka şansları yoktur.

Afrika’dan kalma huzursuzluklarımız memeli yönümüzün üzerine inşa olmuş durumda. Hepimizin ortak ataları olan Homo sapiens, 200 bin yıl Afrika’da avcı-toplayıcı olarak yaşadı. Pek çok korkumuz burada şekillendi. Gündüz yırtıcılar, gece başka tehlikeler nedeniyle; 200 bin yıl boyunca gün doğmadan hemen önce, yırtıcı tehdidinin en az olduğu zamanda uyanıp gün boyu uzun mesafeler kat ederek yiyecek bulmalıydılar. Akşam başka tehlikeler yaklaşmadan önce sığınacak bir yer gerekliydi. Gece de uykuda bile tetikte olunmalıydı. Karanlık korkumuz buradan kalmadır.

Gandalf yolunu kaybeder. Bir süre orada öylece beklerler. Bir süre sonra hatırlar ve ”Şu taraftan.” der. ”Hatırladı!” diye sevinirler. Şöyle der; “Hayır, hatırlamadım. Ama burada hava daha temiz. Kuşkun varsa, hep burnuna güven

”Burnuna güven” sıradan bir detay değil. Bugünkü ekranlarla dolu renkli dünyamızda anlamak zor da olsa; milyonlarca yıl boyunca en önemli duyumuz koku idi. Koku; aynı zamanda ”ilk evrimleşen” duyumuzdur.

Ve kraliyet odasına varırlar. Her yer ceset doludur, Hobbit’ten bildiğimiz Balin’in mezarını görür, öldüğünü öğrenirler. Yanlışlıkla bir cesedin kuyuya düşmesi büyük bir gürültü koparır. Goblin’ler yerlerini öğrenirler ve kapıya dayanırlar. İşte o ana kadar sessiz olan ekip için artık bir karar verme zamanıdır.

Kaçacak yer yoksa; seçim kolaylaşıyor ve kortizol savaşmak için gerekli odaklanma ve enerjiyi sağlamak için tüm vücut kaynaklarını kontrol etmeye başlıyor.

Milyonlarca yıl; tehlike anında üç seçenek vardı; savaş, kaç ya da başka bir şey yap. İlk ikisini yapanların genleri devam etti. Diğerlerinin etmedi. Bu yüzden bir hormon; bizi tehdit anında şu kararlardan birini vermeye zorlar; savaş ya da kaç. Ve kaçacak yeri olmayan ekip için bu karar son derece nettir; savaşmak.

Savaşıp Goblin’lerden kurtulduktan sonra yaklaşan başka tehdidi beklemek macera aramak olur. Başka çare yokken; beyin savaşmak için gerekli enerjiyi adrenalin ve kortizol sayesinde bulmuştur. Yine kortizol sayesinde; dışarı çıktıkları anda artık mantıklı olan tek bir şey vardır; kaçmak.

Ve goblinler onları yakalar. Ama Balrog gelince hepsi kaçar. Ekibimiz bu kez, tüm tehditlerden daha büyük bir tehditle karşılaştığında da yine aynı tepki ortaya çıkar; kaçmak.

Avlanma, organize olma yeteneklerimiz ve aletlerimiz gelişene kadar; aslanla karşılaştığında; kaçan atalarımız savaşan atalarımızdan daha çok hayatta kaldı.

Bu düşman hepimizi aşar. Koşun!

-Gandalf

Ancak bu sahneyi benim için şahane yapan detay bunlarla sınırlı değil. Elbette “savaş ya da kaç” her gün verdiğimiz bir karar. İnsan ilişkilerinden sosyal medyaya, hayati kararlarımızdan iş yaşamına kadar. Biyolojinin kültüre en büyük etkilerinden biri olarak pek çok filmde karakterler bu kararları verir. Bu sahneyi güzel yapan; beynin kaçacak yer olmadığında savaşmak için cesareti verdiğinin gösterilmesi. Çünkü beyin aynen bunu yapmak zorundadır, kortizol iki yönden de işe yaramaya evrilmiş ve bu da genlerimizin devamını sağlamıştır. Ancak konuyu ilginç kılan esas yere geliyorum.

Gandalf, Balrog ile karşılaşır. Köprüyü yıkar. Balrog aşağı düşerken Gandalf’ın ayağına kementini dolar ve onun da düşmesine yol açar. Tam bu anda Gandalf o meşhur repliği söyler; “Fly you fools”. Hem dublajda (*İstemi Betil’i analım, bu kadar müthiş bir dublaj bir daha gelmedi) hem de altyazılardan on yıllarca “Kaçsanıza aptallar” diye çevrildi; ki doğrudur.

Uçsanıza, aptallar!

-Gandalf

“Fly” kelimesi İngilizce’de “uçmak” manasına geldiği gibi bazı yerlerde “kaçmak” manasına da gelir. Bazı yerlerde derken, mesela nerede; psikolojideki bir tepkiyi tanımlarken; “fight-or-flight response” derken. “Fight or flight” derken ‘kaçmak’ manasına gelebilecek pek çok kelime yerine ”uçmak” anlamındaki ‘flight’ kelimesi kullanılmıştır. Peki “fight-or-flight” nedir; savaş ya da kaç tepkisi.

Mağaraya girişlerinden çıkışına kadar karanlık korkusundan burnumuzla yön bulmamıza kadar içgüdülerimiz işlenip de kaçacak yer olmadığında savaşmak; kaçacak yer olmadığında ya da düşman başaçıkabileceğimizden büyük olduğunda savaşmak tepkisinin özeti bir sahne işlendikten sonra sahnenin “savaş-kaç” fiilindeki “fly” ile bitmesi müthiş bir detaydır benim için. Milyonlarca yıllık içgüdülerin ardından yüzbinlerce yıllık Afrika yaşamının içgüdülerimize etkisi; kültüre yansımış, yani biyoloji kültürü inşa etmiştir.

 1,346 defa toplam okundu,  2 kişi bugün okudu