“Affederim ama unutmam” sözünün nöropsikolojisi

Milyonlarca yıldır tüm atalarımız sürüngen beyin ve limbik sistemle doğdu. Bunlar genler yoluyla aktarılan içgüdülerimizi ve duygularımızı taşıyor. Yine milyonlarca yıldır kortekse sahibiz ama bir farkla; korteks boş bir sayfa olarak geliyor ve deneyimlerimiz buraya kaydediliyor.

Sürüngen Beyin, Limbik Sistem, Korteks

Deneyimler kişiye özgü ve insan sayısı kadar bağıntıya sahibiz. Düşündüğünüz, tanık olduğunuz, maruz kaldığınız, yaptığınız her şey; deneyimlerinizi şekillendiriyor. Böylece herkesin kendine özgü davranışları, karakterleri, alışkanlıkları, sevdiği ya da sevmediği şeyler mevcut. Korteks; nöronlar arası bağıntılarla şekilleniyor. Bu bağıntılar tekrarla sağlamlaşıyor. Pek çok kez yemek sonrası çay içerseniz; beyniniz artık yemek sonrasında çayı aramaya başlıyor, gibi.

Ancak bu basit matematik tabanlı fiziksel formülün dışında bir istisna var; sinapslar. Sinapslar duygu ile şekilleniyor ve tekrar tekrar aynı olaya maruz kalmadan da bağıntı oluşturuyor. Örneğin, üzerinize çay döküldüğü için çay içmekten soğuyabiliyorsunuz. Ya da aç bir anınızda yediğiniz yemeyi sevmeye başlayabiliyorsunuz.

Bu yüzden defalarca maruz kaldığınız bir şey, aynı nöronları ve bağıntıları kullanmadığınızda zamanla zayıflıyor. Örneğin, konuştuğunuz dili bile uzun süre kullanmayarak unutmaya başlayabiliyorsunuz. Ama sinapslar uzun süre orada kalmaya devam ediyor ve üzerine başka bir şey yazmadığınız sürece orada durmaya devam ediyorlar.

Kötü muamale sonrası insanlardan korkmuş bir köpekte sinapslar şekillenmiştir. Defalarca iyi muamele ile bu sinapsların üzerine yeni deneyimler yazılabilir.

Gelelim; “unutmak” ve “affetmek” konusuna.

Bellekle ilgili beyin kısmımız, yani hipokampus; limbik sistemde. Ama biz yine de burada kortekse atıf yapacağız. Öncelikli sebebi, burada sıradan anılardan değil yaşanmış ve iz bırakmış deneyimlerden bahsetmemiz. Affetmek zorunda kalınacak bir olay sinapslarla ilgili bir kabahattir, dolayısıyla korteksin konusudur. İkincisi de; hipokampus bellekle ilişkili olsa da, beynimizin sürekli kullandığımız bilgileri kortekse taşımasıdır. İnsanda diğer canlılarda olmadık şekilde aşırı bir korteks kullanımı ve önemi vardır. Çoğu konuda esas önemli merkezimiz kortekstir, hafızada bile.

Kaynak: Yanılgının İcadı

Gelelim frontal loba. Frontal lob, bizi insan yapan kısmımız. Korteksimiz güçlü de olsa, frontal lob olmasa sadece çok yönlü bir memeli olurduk. Frontal lob; hayvanlarda olmayan karar verme mekanizmasına sahip olmamızı sağlar. Korteks yoluyla limbik sistemi ve sürüngen beyni baskılayabiliriz. Düşünce yoluyla içgüdü ve duygularımızı görmezden gelebiliriz. Ama frontal lob sayesinde; korteksi de baskılayabiliriz.

Frontal lob

Binlerce kez sigara içtiğinizi düşünün. Nöron yolları öyle bir oluşmuş ki, artık sigara içmeyince ölecekmişsiniz gibi hissediyorsunuz. Doğuştan böyle bir şeye sahip değildiniz, diğer insanlar da değil. Bu deneyim, yani korteks. Bu size özel bir durum. Korteksiniz, davranışlarınızla şekillendi ve sizin korteksiniz her an sigara arıyor. Hayvanlar, böyle bir durumda kaçış noktasına sahip değiller. Algoritma ne diyorsa ona uygun davranmak durumundalar. Ama insan; böyle bir durumda bir karar alabilir. Örneğin, ciğer hastalıkları ile ilgili bir hastane ziyaretinde hastaların durumunu gördü diyelim. Bundan sonra sigara içmemekle ilgili bir karar verebilir ve korteksi ne kadar istese de bundan sonra sigara içmeyebilir; işte bu frontal lobdur. Bu arada içmedikçe nöron yolları zayıflar, korteks değişir; dolayısıyla bir süre sonra içmemek kolaylaşır. Frontal lob bizim için bu yüzden önemlidir, ne istediğimiz bile kendi davranışlarımızın sonucudur.

İnsan içgüdü ve duygularını baskılayabilir. Ama daha önemlisi; alışkanlıkları, deneyimleri ve kültürü ne derse desin tersini yapacak kararlar alabilir.

Biriyle bir olay yaşadınız. Kalbiniz kırıldı, içiniz cız etti. Aranız bozuldu, gözünüzden düştü. Size karşı suçlu duruma düştü. Korteksinize bu olay tanımlandı, sinapslar şekillendi. Artık o kişiyi gördüğünüzde ya da hatırladığınızda bile içiniz cız ediyor. Beyniniz, o duygusal durumu hatırlatarak sizi aynı olaylardan korumaya çalışıyor. Bu duygu düşüşleri milyonlarca yıl hayatta kalmak için gerekliydi. Sosyal yaşam da insanın hayatta kalması için gerekli ortamdır, dolayısıyla böyle olaylardan çok etkileniriz.

Arkadaşınız başka insanlarla sizin arkanızdan iş çevirdi. Oksitosin düşüşü, sinapslarıızı şekillendirdi. Beyin böylelikle o kişiye karşı tetikte olmanızı sağlayacak ve haklarınızı çiğnetmenize, niyetinizin suistimal edilmesine, yanlış kişilere güvenmenize engel olcak. Bu hormon memeliler için sürüdek kalarak hayatta kalmayı sağlar, insan için de bunun kompleks hali bir görev sağlaıyor.

Ama korteksinizde ne olursa olsun; frontal lob ile bunu görmezden gelebilirsiniz. İşte bu; affetmektir. Korteksiniz hala cız eder belki, ama siz insana özgü bir iradeyle bunun üstesinden gelebilirsiniz. Bu insana özel vasıf gerçekten çok üstündür. Sıradan mekanizmalarla açıklanamayacak bir durumdur. Frontal lobun bağıntılarla, formüllerle, fizik, kimya ve biyolojiyle açıklanmayan böyle kararları; evrende şimdiye kadar bildiğimiz en önemli şeydir.

Evrende bilinen en kompleks şey; insan beyni.

“Affederim ama unutmam” sözü bir anlamda doğrudur. Affeden bile olsanız sinapslar yerinde durur ve aynı kişiyle ender karşılaşıyorsanız, her gördüğünüzde sinapsların harekete geçmesine engel olamazsınız. Bu yüzden “unutmak” biraz zor. Ama gerek de yok. Çünkü; affeden iseniz işiniz biraz daha kolay. Çünkü aynı kişiyle yeniden iletişim kurup üzerine güzel anılar inşa olursa sinapslar kaybolur. İletişim kurmayıp hayatınıza almasanız bile siz hayatınıza devam ediyorsanız yeni deneyimler sonucu mevcut sinapsların etkisi zayıflar.

İnsanları görmezden gelmek frontal loba baskı yapar. Deneyimleri sürdürmek pek çok açıdan iyidir. Affetmekten bağımsız, kişi için en kolayı iletişime devam etmek, çünkü sinapslar zaten sizin aleyhinizde bir karar almanıza engel olur. Önyargılı olmadığınız kişilere nazaran, tetikte olduğunuz insanlarla iletişiminizde daha güvende olursunuz.

Ama affetmezseniz; her gördüğünüzde veya hatırladığınızda canlanan sinapslar sonucu aynı acıyı tekrar tekrar yaşarsınız. Tabi sonuçta başka deneyimler kazanıp enerjiyi başka yere yönlendirdiğinizde ve hatırlatan bir şey olmadığında sinapslar durduk yere devreye girmeyecek, yine etkisi zayıflayacaktır. Uzun süre baskılama sonucu harekete geçen sinapslara aşırı duyarlı olabilir, unutmadığınız bir olayı dünyanın en önemli konusu haline getirebilirsiniz.

“Umrumda değil” kararını gerçekten alabilirseniz; korteksteki acıları devre dışı bırakabilirsiniz

Affetmeyi biraz daha özel ve güçlü yapan; kişiyi gördüğünde hala içinin cız edeceğini bilmene rağmen bu kararı alabilmektir, yani korteksi frontal lob ile baskılayabilmek. Ama kimse affetmek ya da affetmemek zorunda değil. İkisi de frontal lobun kararı, yani frontal lobdan “affetmemek” kararı da çıkabilir. Bunlar affeden ya da affetmek bir kişi ile ilgili bir görüntü vermez. Ama akışınza bıraktığınızda korteksin rutin düzeni işler ve deneyimlere göre sinapslar ve bağıntılar değişir. Kararı bugün vermek istemezseniz, vermeyip akışına da bırakabilirsiniz. Ama sık sık acı çeken ya da unutamadığı şeyler yüzünden öfkeli biri olmaktansa korteksi frontal lob ile kontrol edip ruh halini başkaları yerine kendinin yönetmesi, kişi için daha iyidir.

 606 defa toplam okundu,  20 kişi bugün okudu

Odayı toplamak, duvarları boyamak

Limitless (2011) filminde Eddie Morra insanın beyin kapasitesinin çok üstüne çıkmasını sağlayan bir ilaç alır. Daha iyi görmekte, çok daha iyi düşünmekte, bilinçdışının tüm verilerine ulaşabilmektedir. Ve ilk yaptığı iş şu olur; odasını toplamak, bulaşıkları yıkamak, evi temizlemek.

Birkaç yüz bin yıl önceye gidelim. Afrika’dayız. Avcı-toplayıcı bir topluluğun içindesin. Gündoğumu ile kalktın, uzun mesafeler yürüdün. Bir yönde kilometrelerce gittin. Bir de baktın ki ağaçlar boş, meyveler kapılmış. Olduğun yere çöktün, ölmeyi bekledin ve öldün.

Böyle yapan atalarımız vardıysa bile genleri bugüne ulaşmadı. Ağaçlar boşsa, artık bir adım öteye gidersin. İleride başka bir yemiş, meyve, av şansı vardır. Ve nihayetinde ödüle ulaşırsın. Bu yüzden her aşama kıymetlidir, ki seni sonuca götürmüştür. Dopamin; ödül karşısında salgılanan hormonumuzdur. Ve aşama aşama ödüle ulaşılacak koşullarda her aşama dopamin kaynağıdır.

”Başarı merdiveni” deyimi boşuna değil, beynimiz her biri kendi içinde noktalanan aşamalardan başarıya ulaşmaya evrilmiştir

Bu yüzden büyük başarılar öncesi küçük bir adım başlangıç motivasyonu için yeterli olacaktır. Ders çalışma motivasyonu bulmak için bugün tek bir sayfa çalışmak iyidir. Bitmeyecek gibi görünen işte ilk adımı hemen şimdi atmak gerekir. Uzun bir yol da bir adımla başlar. Başlangıç dopamini sizi aşama aşama sonraki adıma bağlayacaktır. Sadece dopaminin evrimsel işlevini kullanarak başlandığınız herhangi bir işin sonunu getirebilirsiniz.

İlginç olan şu; limbik sistemde başka bir sebeple dopamin yükselişi bile sizin başlangıç için gerekli enerjinizi sağlayabilir. Elbette o işe başlamak, kortekste o konunun gündeme gelmesi ve başlangıç dopamini için iyidir. Ama dopamini sık sık başka şekilde yükseltebilirseniz dersin başına oturmanıza, bitmeyecek işin ilk adımını atmanıza oldukça yararlı olur.

Multitask çalışma bir mittir. Beynimiz aynı anda tek bir şeye odaklanabilir. Hiçbir şeye odaklanamayacağımız kadar çok iş birikince tembelleşiriz, stres oluruz. Bir tane seçip bitirmek dopamini kullanmak olur. Böylece hepsine vakit ayırırız. Plan yapmak da bu yüzden işelvseldir, her gün o günkü işleri halledip her şeyi yoluna koyabiliriz.

Bu tıpkı hareketli müzik çıkınca dans edesiniz, koşturasınız, bir şeyler başarasınız gelmesi gibidir. Zaten aynı mekanizmadır. Müzik ritim oluşturur ve bu ritmin oluşturduğu beklentiyi karşılar. Dopamin, beklenti karşılanmasında da salgılanır. Dopamin salgılanınca hareket edesiniz gelir. Çünkü atalarımız için dopamin yürümek, avlanmak, tırmanmak vs. ilgiliydi. Bu yükselişi herhangi bir şeyde kullanabilirsiniz.

80 veya 90’larda doğan biriyseniz, Eye of Tiger şarkısı duyunca hareket etmeye başlamamanız çok zor. Sadece bu şarkının enerjisiyle her şey başarılabilir.

Oda toplamak bunlardan biri. Oda toplamanın başka işlevleri de var; çünkü dağınık ortam bilinçdışını meşgul eder ve verimli çalışmak zaten imkansız olur. Ama basit ve küçük bir başarı, diğer işler için gerekli dopamin ateşlemesini sağlayacaktır. Ne iş başaracak olursanız olun, ilk iş oda toplamak iyi olabilir.

”Odamı topladım. Artık mental açıdan hasta değilim.”

Hamdi Ulukaya, FORBES 500 arasına girmiş Chobani firmasının kurucusu ve Dünya’nın en büyük yoğurt markasının sahibi. Erzincan’dan ABD’ye gidip orada büyük bir cesaretle bir yoğurt fabrikası alırlar. Türkiye’de bildikleri ile orada herkesin seveceği bir yoğurt üretme hayaliyle varını yoğunu verip bir de borçlanarak aldıkları fabrikanın ilk günü toplantıdan şu karar çıkar; fabrikanın ön duvarını boyamak.

Hamdi Ulukaya’dan müthiş eğlenceli ve ilham verici bir sunum.

Çalışanları şaşırır, bir tanesi pat diye sorar; ”Senin başka işin yok mu?” Bu kadar büyük girişim, riskler, yapılacak onca iş arasında aklındaki şey duvar boyamak mıdır? Gerçekten de Ulukaya’nın aklında bir şey yoktur. ”Ama böyle boş boş duracağımıza, biz boyarız bu duvarı.” Ve duvar boyamakla başlayan işler dünyanın en büyük şirketlerinden birine dönüşür. Fabrika’ya da ”Hadi, duvarları boyayalım” yazısını asarlar.

Let’s paint the walls.

Dopamin ateşlemesi, size sonraki aşamayı da gösterir. Ne yapacağınızı bilmiyorsanız herhangi bir şey yapın. Oradan gelen dopamin; sizi doğru hedefe iletir. Çünkü dopaminin diğer işlevi; enerjiyi doğru kontrol etmek ve siz yönleneceğiniz doğru hedefi göstermektir. Atalarımız yiyecek bulduğu anda kalacak yeri dert etmesi gerekiyordu. Dopamin aynı anda bir hedefe odaklanmayı sağladığı gibi başardığınız anda diğer hedefi önerir. Müthiş işlevsel bir hormon.

Oda toplamak gibi bir eylemin sağladığı motivasyon, salgıladığı dopamin başka bir dopaminle birleştirilebilir. Böyle böyle oda toplamakla başlayan süreç herhangi büyük bir şeyi başarmak için gerekli ilk adım olabilirdi. Ama bunlar olmuyor. Beynin bu avantajından çoğunlukla yararlanılmıyor. Peki neden?

Çünkü başlangıçta iyi hissettiren dopamin yükselişi, bu çağın pek çok boş uğraşına harcanıyor. Oda dopladıktan sonra gelen mutlulukla bilgisayar başına, oyuna, telefona, sosyal medyaya sarılıyor. Ateş yakmak için çakılan kibritin sigara yakmak için kullanılıp duman olup havaya uçması gibi bir şey.

Dopamini heba etmek. Bunu yapmasanız oda toplamakla başlayan süreç aya gitmenize kadar ulaşabilirdi.

Ali Fuad Başgil: ”Yarım bırakılan iş başlanmamıştır” der. Eğer bir amaca devam etmeyecekseniz ve sonuçlandırmayacaksanız bile elinizdeki işi bitirin. O işten kaynaklı dopamini başka bir işe geçmekte kullanabilirsiniz. En azından sinapslarınız dopaminle şekillenir, yarım kalmış işten kaynaklı bilinç dışınız meşgul olmaz. (Zeigarnik etkisi) Örneğin sınavdan kalacağınız kesinleşse bile sınavın kalanında soruları çözmeye çalışın. Oradan gelen dopaminin oluşturduğu sinapslar, seneye aynı dersi çalışırken lazım olacağı gibi başka bir iş için de bu disiplin iyi olacaktır. Sürekli işleri noktalayan biri olmak her şeyde başarılı olmanın yoludur.

Dopamin ateşlemesi için kullanacağınız ilk başarının hareket etmekle ilgili olması iyi olur. Çünkü dopamin yüzbinlerce yıl doğada hayatta kalmamızı sağladı, fiziksel hareket önemli. Bu yüzden sabah egzersizi, yürüyüş, dans, müzik vs. ile hareket etmek; başka işleri başarmak için son derece işlevseldir. En önemlisi; evden çıkmadan önce odanızı toplayın. Buradan gelecek mutlulukla kalan her şeyi halledebilirsiniz.

 3,348 defa toplam okundu,  16 kişi bugün okudu

Akıl ve zeka farkı

Sürüngen beyin ve limbik sistem; içgüdülerimiz ve duygularımız. Bunların üstünde ise korteksimiz var. Korteks; doğumdan itibaren tüm deneyimlerimizi kapsayan bölgemiz. Hangi nöron yolundan elektrik geçtiği, hangi duygusal deneyimin sinapsları şekillendirdiğine kadar bildiklerimiz, karakterimiz, tercihlerimiz buraya kayıtlı.

Mavi bölge; Korteks

Dolayısıyla “zeka” da korkteks ile ilgili. Üzerine çalıştığımız konuda zekileşiyoruz. Çünkü beyin; sık kullanılan nöron yollarında miyelinler oluşturuyor. İlk kez kullandığınızda olmayan bağıntılar kullandıkça şekilleniyor. Matematik işlemlerini kafanızdan yaparsanız, bir süre sonra işiniz kolaylaşıyor. Beynimiz, az enerji harcamaya evrildi. Bir yolu sürekli kullanıyorsanız o yoldan elektrik geçmesi kolaylaşıyor.

Dahası; sürekli kullandığınız yoldan elektrik geçmesine meyilli oluyorsunuz. Kantinde her gün kahve ile çay arasında kalıyorsunuz diyelim. 5 kez çay, 10 kez kahve seçtiğinizde sonraki sefer ne seçtiğiniz çok da fark etmez. Ama 10 kez çay, 50 kez kahve seçtiğinizde şöyle bir şey olur; beynimiz kahveyi seçmek ister. Çünkü o yoldan elektrik geçmesine meyillidir. Bağımlılıklar, alışkanlıklar böyle oluşur. Deneyimlerimiz sonraki davranışlarımızı şekillendirir. Sık kullandığınız yoldan elektrik geçmediğinde kendinizi kötü hissetmenize neden olur, böyle oluyorsa o şeye alıştığınızı anlayabilirsiniz.

Nöronlar

Kortekste sık kullanılan nöron yollarından enerji geçmenin kolaylaşması için bağıntılar ve miyelinler oluşması evrimsel açıdan gerekliydi. Çünkü doğada enerji çok kıymetlidir ve genler sahip olduğu enerjiyi hayatta kalacak şekilde kullananlardan devam etti. Korteks sürekli daha az enerji harcamaya çalışıyor; buna ustalaşma, öğrenme, alışma vs. diyoruz.

Dolayısıyla görüldüğü gibi sık kullanılan yolların etkisindeyiz. Hayatımız önceden yaptığımız tercihler ve karşılaştığımız tesadüfi koşullara göre şekilleniyor. Karakterimiz, tercihlerimiz, kurallarımız olarak tanımladığımız şeyler deneyimlerin sonuçları. Algoritmayı tesadüfi koşullara göre kuruyor, sonra buna uyarak rahat ediyoruz. Böylece o yol daha da sağlamlaşıyor, artık alışkanlıklarımızın dışında tercih yapmak çok zor oluyor.

Yanılgının İcadı

Peki yapabilir miyiz? Yapabiliriz. İnsan beyni kortekste tanımlı bağıntıların haricinde de kararlar alabilir, nöron yolları ve sinapslar ne dese de tersini yapabilir. Buna düşünmek diyoruz ve frontal lob ile özdeşleştiriyoruz. Sürüngen ve memelilere göre geniş bir korteksimiz var ve deneyimler bizim için çok önemli. Deneyimlerle duygu ve içgüdüleri baskılayabiliriz. Ama frontal lob; korteksi bile yok sayabilmemizi sağlar. Frontal lobu da “akıl” ile özdeşleştirebiliriz.

Frontal lob

Yani görüldüğü gibi akıl ve zeka birbirinden çok farklı kavramlar.

Şimdi akıl ve zeka arasında bilinmesi gereken biyolojik bir fark da var. Günlük hayatta iki farklı modumuz var; otomatik süreç ve derin düşünme modu. Günün büyük çoğunda otomatik sistemdeyiz, korteksteki bağıntıların akışına bağlı yaşıyoruz. Çoğu zaman ne yaptığımız üzerine düşünmüyoruz, çok az derin düşünme moduna geçiyoruz. Çünkü derin düşünme çok enerji harcayan bir faaliyet; gün boyu derin düşünecek kadar enerji ayıramazdık. Ayrıca hayatta kalmak için işlevsel olmazdı. Ses duyduğunuz anda kafanızı eğerseniz hayatta kalırsınız, dönüp ne olduğuna bakarsanız genleriniz devam etmez. Beynimiz çoğu şeyi otomatikleştirmeye çalışır; böylece gerekli bir anda bu otomatik kararları kullanır. Sehpanın köşesine ayağınızı çarparsanız sinapslar şekillenir, sonraki sefer masanın yanından geçerken düşünmenize bile gerek olmadan beyin ayağınızı nereye attığınıza dikkat eder.

“Hızlı ve Yavaş Düşünme”, ikili düşünme sistemimizi anlatan temel kitap

Sürekli yüksek enerji harcamak istemeyen beynin her şeyi otomatikleştirmesi; derin düşünme moduna geçmekten kaçma isteğimize neden oluyor. Oysa derin düşünme; yani frontal loba geçme, yani aklını kullanma; bizi insan yapan yönümüz. İnsan günlük hayatta bu moda geçmemek için uğraşır. Geçtiğinde de kurtulmak ister. Bunu bazen limbik sisteme geçerek yapar. Örneğin ders çalışmak gerektiğinde duygusallaşması gibi. Ya da hayati karar vermesi gerektiğinde dizi izlemesi gibi. Modern insan günlük hayatta düşünmekten kaçmak için yemek yerken dizi izliyor, otobüste oyun oynuyor, duşta müzik dinliyor, yatmadan önce bile yatakta düşünceleriyle başbaşa kalmamak için kendini oyalıyor.

Sadece sürekli çalışmak da bir çeşit düşünmekten kurtulma yöntemi ve tembelliktir

Ama bu sadece sorumluluktan kaçarken değil; başarılı insanların da gündemi. Diyelim ki çok yeteneklisiniz. Resim ve müzik; her ikisinde de iyisiniz. Ama resim konusunda övgü aldınız; sonraki sefer resim yapmak daha iyi hissettirir. Çoğu insan; övgülerin ve başarılı olduğu yönlerin güdümünde tüm hayatını şekillendirir. O nöronlardan elektrik geçmesi kolaylaştığı için kendisini kötü de hissetmez. Ama asla durup düşünecek vakit gelmez. Kendini iyi hissettirdiği yöne; korteks yönüne, yeteneğe ya da zekasının yönüne doğru gider. Yani asla hayatı ile ilgili kararları üzerine düşünmez, akışına bırakmıştır.

Neredeyse herkes yeteneklerinizin peşinden gitmenizi söyler. Dünya sırf başlangıç koşullarında başarılı olduğu için o alanda uzmanlaşmış insanlarla doludur. Zaten başarılı olduğu için hayatı üzerine düşünmesine gerek kalmadığı zannedilir. Oysa yetenek bile direnilmesi gereken bir şeydir.

Başka bir örnek; ders çalışmak olabilir. Hiç ders çalışmayan biri düşünmekten kurtulmak için nasıl kendini oyalıyorsa, çok başarılı bir öğrenci de sürekli çalışarak düşünmekten kurtulur. “İneklemek” dediğimiz şeyi; frontal loba hiç geçmeden sürekli çalışmak olarak tanımlayabiliriz. Zaten başarılı olduğun ve iyi bir şey yaptığını düşündüğün için; yapması kolay olan şeyi yapıp kurtulursun. Yeniden yeniden her sabah yapmak gereken ve kolay olan bellidir; biraz daha çalışmak. Bu açıdan Bacon’un dediği gibi; “Tüm vaktini çalışmaya adamak tembelliktir.”

Gördüğünüz gibi; zeka bizim için dezavantaj olabilir. Sürekli değişen deneyimlere yeniden ve sürekli adapte olabilmek için geniş bir kortekse sahibiz. Korteksimizde tanımlı bağıntıları sağlamlaştırmak muhtemelen tarih boyu avantajdı. Bir savaşçı defalarca antrenman ve tecrübe sonucu artık kılıcı kullanmakta ustalaşırdı. Önceden tanımlanmış bağıntılar ani karar vermesi gereken bir koşulda oldukça işine yarar ve hayatını kurtarırdı. Ama bugün tanımlı bağıntılar dezavantaj oluyor çünkü koşullar ve çağ sürekli değişiyor. Bir şeyde ustalaşmanız, yepyeni bir koşula adapte olmanızı zorlaştırıyor.

Kim Peek, fazla zekanın günlük hayat için dezavantaj olmasının örneklerinden biri. Trilyon basamaklı işlemler yapıp evinin yolunu bulamamak gibi farkla bize akıl ile zeka arasındaki farkı gösteriyor.

5000 kez sigara içtiniz. Korteksinizde bağıntılar şekillendi. Artık içmeyince kendinizi ölecekmiş gibi hissediyorsunuz. Ama frontal lobu kullanabilirseniz; bir daha asla sigara içmeyebilirsiniz. Örneğin, frotnal lob olaylardan ders çıkaran beyin bölgemiz. Kanser hastası birinin çektiklerini görüp bir daha sigara içmemeye karar verebilirsiniz. Ne kadar zor olsa da; korteksiniz hala sigara istese de bir daha ömür boyu içmeyebilirsiniz. Ama düşüncenin sağlayabildiği budur; korteksin, limbik sistemin, sürüngen beynin dediklerinin haricinde de bir şeyler yapabilmek.

Ama normal insan düşünmeye az önem verdiği için; kortekse direnmek çok zordur. Önceden tanımlı bağıntı bir yöne elektrik akışı ister; frontal lob bu akışa direnmeyi gerektirir. Üstelik buna direnmek, bu akıştan daha fazla enerji harcamak demektir. Beyniniz bunu istemez, kolay olanı ister. Düşünen insanların başardığı budur. Övgü, yetenek, bilgi, zeka, ödüller, hazlar, duygular ne derse desin; ne yapmak gerektiğini bunlardan bağımsız gerçekleştirebilirler.

Şimdi örnek verelim.

Steve Wozniak, müthiş bir elektronik dehası olarak harika cihazlar tasarlıyordu. Kendi işinin yanında keyif için uğraştığı cihazlar, Steve Jobs’un dikkatini çekti. Birlikte ilk kişisel bilgisayarlardan birini ortaya çıkardılar ve “Apple” şirketini kurtular. Steve Jobs, bilgisayar sektörünü değiştirdiği yetmez gibi; “iPad” ve “iTunes” ile müzik sektörünü, “Pixar” ile sinema sektörünü, “iPhone” ile telefon sektörünü değiştirdi. Steve Wozniak’ın deyimiyle; tasarımcı, yazılımcı, mühendis ya da başka bir şey bile değildi. Hiçbir konuda hiçbir uzmanlığı olmayan biri nasıl girdiği her sektörü değiştirip trilyon dolar değerine ulaşan ilk şirketi kurdu? Dünyanın en zeki ve deha insanları onun emrinde maaşlı olarak çalışırken; Steve Jobs’u ayıran neydi?

Steve Jobs’un üç biyografisini okudum, iki filmini izledim. iPhone lansmanı ve “Aç kal, budala kal” hayatımdaki en ilham verici videolardan. Ve gördüğüm kadarıyla şunu söylemek isterim; Steve Jobs dünyada en fazla aklını kullanmaya çalışan; zekanın, yeteğin, başarının büyüsüne kapılmayıp, korteksin akışına kapılmayıp akıl modunda kalan insan. Daima aklını kullanmanın bir parçası da; zeki insanların da zekalarından yararlanmaktır, onlar yerine zeki olmaya çalışmak değildir.

Genç Steve Jobs, üniversitede derslere girmeyi reddediyor. En sevdiği derslere keyif için giriyor. Kırlarda uzanıyor, evrenin anlamı üzerine düşünüyor. Hatta kalkıp Hindistan’a gidiyor. Kitap okuyor, müzik dinliyor. Sürekli aslında ne yapmak ve neyin nasıl olması gerektiği üzerine düşünüyor. Zeka geliştirmenin pratik yolları vardır ama akıl için öyle değil. Düşünmeyi öğrenmenin basit bir formülü yok, insan sayısı kadar düşünce biçimi var.

Wozniak, bir deha olarak kodları ekranda gösteren bir cihaz üretmiş. Ama Wozniak’a kalsa bu inanılmaz çalışma evinin köşesinde kalırdı, ne kadar çabalasa da onu dünyaya duyuramazdı. Çünkü zekayı aşırı kullanmanın bir başka avantajı; günlük işlevlerin ve aklı kullanmanın önüne geçmesidir. Bu apayrı bir konu ama “idiot savant” üzerine yazılara da bakılabilir. Zeka arttıkça aklımızı kullanmaz oluruz.

Tarihin en ilham verici sunumlarından biri. Akıllı telefonların başlayıp tuşlu telefonların bittiği gün.

Wozniak yerine düşünelim. Dünyada binlerce deha var. Dehayı zeka ile tanımlıyoruz. En büyük üniversitelerde okurlar, hayat boyu yüksek not alırlar, sınavlardan inanılmaz puanlar alırlar. Dereceyle bitirdikleri okullardan büyük şirketlere giderler. Burada da ömür boyu başarılı olurlar. Çok çalışırlar, pek çok şeyin çözümünde görev alırlar. Ama dünyayı değiştirmezler ve akıllı insanların emri altında çalışırlar. Zeka satın alınabilir bir şeyken akıl bulunmaz bir şeydir. Steve Jobs bu ürünü aldı, onun “ne olduğunu” anladı, Wozniak’ın anlamadığı bir şeydi o. Onunla bilgisayar tarihini değiştirdi. Kişisel bilgisayarlar insanların evine girdi.

Steve Jobs filminden müthiş bir sahne. “Ne yaparsın sen? Kod yazamazsın, tasarımcı değilsin, mühendis değilsin. Ne iş yaparsın sen?” “Ben orkestrayı yönetirim”

Bilgisayardaki inanılmaz başarıdan sonra Steve Jobs halka arz sonrası ömür boyu yetecek paraya sahip olmuştu. Hiçbir ürünün bir sonrasında aynısının daha iyisini yapıp garanti yoldan büyümeye gitmedi. Sürekli aklını kullanmak sonrası çağın gerekliliklerine uygun yeni ürünler tasarladı; öyle ki çağın ötesine geçti ve şirket geri kaldı. Steve Jobs’un her sektörde aklını nasıl kullanıp çağı yakaladığını anlatmak için kitap yazmak gerekir.

Para kazanmayacak bir şirket olan Pixar’a 10 yıl aralıksız AR-GE yatırımı yaptı. Disnep’ün 100 yıllık hükümdarlığı bitti, çizgi film devri sona erdi. Animasyon devri başldaı ve tüm sinema birden 30 yıl öne gitti. Tüm filmler 3D animasyonu kullanmaya başladı.

Aklını kullanmakla ilgili pek çok örnek varken neden Steve Jobs derseniz sebebi şu; diğer insanlar bir alanda aklını kullanıp başarıya ulaştıktan sonra o alanda ilerliyorlar ya da güvenli yoldan zeka kullanıp düşünmekten kuruluyorlar. Steve Jobs, her alanda ve üründe yeniden ve yeniden aklını kullanmayı seçiyor ve asla zekasının akışına kapılıp kendisini otomatik moda almıyor. Kendisini sürekli yeniden rahatsız ederek ilerliyor.

İnsanların albüme değil şarkıya para vermesi gerektiği ile iTunes’i icat etti ve müzik tarihini değiştirdi. CD’lerin devri bitti ve mp3 önem kazandı.

Bu çağdaki herhangi bir genç, ne için çalışması gerektiğini düşünmek üzerine çok vakit harcamalı. Hayatı ancak böyle kurtulur. Onun yerine sistem tüm vaktini alarak onun düşünmesini engellemeye çalışıyor. Ders çalışarak ya da çalışmayarak; bir şekilde sürekli korteksi meşgul olduğu için asla frontal lobu kullanamıyor, zaten bu kolayına geliyor. Sonuçta başarılı olsa da olmasa da; hayat boyu istemediği işte çalışması gerekiyor. Çağ değişip sektörü başka bir şeyden etkilendiği anda da işi ve hayatı tehlikeye giriyor. Her gün yeniden ve yeniden aklımızı kullanmak zorundayız.

Benzinli otomobillerin bile devri bitiyor. Her şeyin devri değişiyor, ama her şeyin. Ama eğitim sistemi, bilgi, gençlerden beklenen sabit. Sürekli düşünmek gereken çağda düşünecek vakit kalmaması için sonsuz içerik var.

Otomatik moda bazı şeyleri alıp hızlanıp tecrübe kazanmak iyi ama bu akışa kapılıp tüm hayatı buna teslim etmek çok kötü. Bugün aklınızı kullandınız, sizin için iyi olanlarla ilgili düşündünüz. Örneğin ders çalışmaya başladınız. Matematikte başarılı olduğunuz, iyi hissettiniz ve artık sadece matematik çalışıyor, yazacağınız bölümlerin matematikle ilgili olmasına uğraşıyorsunuz. İşte hata böyle başlıyor. Nede başarılı olduğunuzdan bağımsız sürekli yeniden koşulları düşünmek gerekli. Bugün başarılı olduğunuz şeyle hayat boyu yapmak istediğiniz farklı olabilir; korteks sürekli değişkendir, nede başarılı olduğunuz da değiştirilebilir.

Önemli olan çok çalışmak değil; ne çalışacağın üzerine düşünmek ve yeterli çalışmak, sonra yine düşünmek ve yine çalışmak.

Aklı kullanacak vakit bulmak için neler yapmalı; akıl için böyle bir basit formüller yok. Sürekli çalışmakla günde şu kadar saat okumakla ilgili değil. Düşünmekle ilgili ve insan sayısı kadar formülü var. Sizin daha iyi düşünmeniz için neye ihtiyacınız olduğunu keşfetmek sizin işiniz. Zaten bu yüzden kimse düşünmüyor, herkes çalışmayı tercih ediyor. Ya da daha kötüsü; korteksi çalışmak dışında pek çok şeyle meşgul ediyor. Sosyal medya, oyun, dizi vs. Eğer düşünmeyecek ve korteksi sürekli oyalacaksanız; bari dopamin kaynaklı hazzı en azından çalışmaya yönlendirip hayatta başarılı olabilirsiniz.

Bu arada düşünmenin önünü açacak bazı şeyler yapmak da mümkün olabilir. Bunları bir sonraki yazıya bırakalım. Şimdilik sadece düşünmeye önem verin ve her gün düşünecek vakit bulun. Gerisi kendiliğinden hallolur.

Kaynaklar

  1. Hızlı ve Yavaş Düşünme (Otomatik düşünme ve derin düşünme modları)
  2. Yanılgının İcadı, Abdullah Reha Nazlı (Üçlü beyin sisteminin nasıl çalıştığı)
  3. Beyin Nasıl Özgürleşir, Abdullah Reha Nazlı (Akıl ve zeka farkı, yetenek dezavantajı üzerine)
  4. Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer, Douwe Draisma (aptal dahi sendromundan örnekler)
  5. Beyindeki Hayaletler (nörolojinin biyolojisi üzerine detayların kaynağı)

İlgili yazılar

 3,744 defa toplam okundu,  22 kişi bugün okudu

Dini uygulamalar biyolojik nedenlerle ortaya çıkmış olabilir mi?

İnternetteki bu caps, önemli bir konuyu açmak için iyi bi fırsat; Biyolojinin Kültüre etkisi. Capta ”ilginç şekilde” Covid-19 tedbirleri ile Arapların (özellikle İslam’ın demiyorum) ‘dini’ uygulamalarının benzerliği hicvediliyor.

Peki bunlarda sıradan benzer uygulamalar değilse? Hayatınızda hiç aklınıza gelmeyecek bir bakış açısına hazır olun.

Ortak Homo sapiens atalarımız 200.000 yıl Afrika’da yaşadılar. Bu gruptan ilk kez 100 bin yıl önce bir grup Bereketli Hilal’e vardı. İnek, koyun, domuz, at vs. burada evcilleştirildi.

Biyoloji ile psikolojinin dengee olduğu, hayatta kalmak için ateş ve silah dışında kültüre ihtiyacın çok az olduğu Afrika’dan, dünyanın farklı bölgelerine giden atalarımız, o bölgelerde hayatta kalmak için sürekli bir şeyler icat etmek durumunda kaldılar.

Sadece gıda konusundan örnek verelim. Ete acı katıldığında daha uzun dayanır çünkü bakteriler inhibe olur. Buzdolabı olmayan binlerce yılda, eti daha uzun dayandırmanın bir yolunun keşfi zamanla külürü oluşturur. Gelecek nesiller neden bunun yapıldığını unutsa bile nesilden nesile bu bilgi aktarılmaya devam eder. Örneğin, reçel; şekerle dayandırma yöntemidir. Turşu; asitle dayandırma yöntemidir. Çiğköfte; acı ile dayandırma yöntemidir. Mikrobiyoloji bilimi bile yokken; binlerce yıl gıdaları dayandırmanın yollarını keşfetmiştik.

Kültür bu işe yarar. Bugün buzdolapları var ve artık şimdiki nesiller tarafından sadece lezzet için turşu yapıldığı zannediliyor. Kışın da çilek yiyebilmek için reçelin icat edildiğini bilmemize gerek yok, çünkü artık kışın da çilek bulabildiğimiz için mevsime bağlı koşullar için üretilmiş kültür tuhaf geliyor. Markette, lokantalarda sürekli yiyecek var ama kış gelirken yiyecek depolama alışkanlığı sürüyor. Bugün pek çok şeyi; o kültüre ihtiyaç olan binlerce yıllık koşulunda anlayamıyoruz, o kültürü icat eden sebebi bilmiyoruz.

Rahatsızlıklarımızın, uyumsuzlukların neredeyse tamamını Afrika’dan ayrılmakla icat etmiş olduk. Ama hastalığı 12 bin yıl önce icat ettiğimiz söylenebilir; sebebi ise evcilleştirmeler. Yapay seçilim sonucu doğada olmayan türler icat ettik ve beklenmedik bir etkisi oldu. Hayvanların hastalıkları insanlara geçti. Jared Diamond’un özetlemesi ile; çiçek, grip, verem, sıtma, veba, kızamık, kolera vs.; hayvan hastalıklarının evrimleşmiş halidir ve artık neredeyse yalnızca insanlarda görülür.

Tüfek, Mikrop ve Çelik, Jared Diamond

Dimond der ki; tarih boyu savaşların çoğunda kaderi hastalıklar belirlemiştir. Ne zaman bir bölge insanı, hiç o hastalığa yakalanmamış başka bir bölge insanı ile karşılaşsa, büyük ihtimalle ölürdü. 12 bin yıl bu şekilde geçti. Yabancı biri köyünüze girerse, büyük ihtimalle ölüyordunuz. Zaman içinde hayatta kalanların genleri her türlü antikoru bulunduran, bağışıklık kazanmış kişilerden oluşmaya başladı. Bu yüzden genetik çeşitlilik, ender özellikler bizlere çekici geliyor; çünkü karşı tarafda ne kadar çeşitli genler varsa, neslinizin bağışıklıağ sahip olması ve hayatta kalma ihtimali artıyordu.

Milyonlarca Aztekli, bir avuç İspanyol tarafından katledildi. Bu nasıl mümkün oldu? Sebeplerden biri İspanyollarda tüfek olmasıydı. Diğer sebep ise; yanlarında getirdiği hastalıklardı. Eski Dünya’da binlerce yılda daha geniş bir bağışıklık yerleşmişti, sadece kendi bölgesinde yaşayan Aztekliler bu hastalıklara dayanamadılar.

Jared Diamond’dan bir örnek daha verelim 1781’da Faroe Adaları’na giden Danimarkalı bir denizci, kızamık hastasıydı. üç ay içinde tüm ada kızamığa yakalandı ve büyük çoğu öldü. Avrupa’da yakalanılıp iyileşen bir hastalık idi çünkü yaşayanlar binlerce yıl içine aynı şekilde yakalanıp hayatta kalanların genlerini taşıyor. Ama ilk kez bir hastalık bir bölgeye gittiğinde yaşanan budur.

Şimdi bu bildiklerimizle şunu anlamak zor değil; toplumların yabancılara önyargısı, kendi içine kapanması, bunu destekleyen kültürler icat etmesi durduk yere değil. Her yabancı, bir çeşit bilmediğiniz bela ve ölüm riski idi. Hastalıklar bu sebeplerden sadece biri.

Peki din bu işin neredesinde? Dini uygulamalar bunları akıl edip mi yerleşti yoksa zaten bu kültür vardı, din bunun parçası mı oldu?

Çöl ikliminde yaşanan topluluklarda, binlerce yıl boyunca bir hastalık görülüyordu; ”fimosis”. Erkeklerin penis başının tozdan dolayı iltihaplanması adı verilen bu rahatsızlık cinsel ilişkiyi imkansız hale getiriyordu. Tüm erkekler bunu yaşadığı için, bundan kurtulanların genlerinin devam etmesi gerekir. Öyle olmuştu, çünkü ”sünnet olmak” adı verilen ve penis uç derisinin kesilmesi kültürü icat edilmişti. Biyoloji kültürü etkilemiştir.

İlginç olan; İbrahim peygamberden devam eden bir Yahudi kültürü ve sonradan Araplar tarafından devam edilen bir uygulama olmakla kalmaz. Aynı uygulama; Yahudilikten ve Araplardan habersiz Afrika kabilelerinde ve Avustralya yerlilerinde dahi binlerce yıldır uygulanmaktadır. Yani dini uygulama olarak bilinen bir şey; aslında çöl ikliminde hayatta kalmak için icat edilmiş kültürdür.

Bıçak Altında, Arnold van de Laar

İlginç olan, bugün bir İslam dini zorunluluğu olarak bilinen bu uygulamanın Kur’an’da yer almamasıdır. Esasında burada ilginç bir şey ortaya çıkıyor; Araplar, Muhammed peygamberden önce de sünnet oluyorlardı. Din indikten sonra bunun dini bir uygulama olduğu düşünüldü. Bir bölgeyi kapsayan kültür; geleneğe dönüştü. Sebepler ortada olmadığı halde devam ettirilen kültüre ”gelenek” diyoruz. Ama insanlar din zannetmeye devam ettiler.

Yanılgının İcadı, Abdullah Reha Nazlı

Dahası; böyle pek çok uygulama bölgelerin hayatta kalma koşulları nedeniyle oluşturdukları kültürle ilgili. Yani bir bölgede bir din ortaya çıkınca, o bölgenin kültürü din zannedilerek yayılıyor. Dolayısıyla; din adına şiddetle savunulan çoğu görüş ve uygulama aslında dinin gündeminde yer almayan şeyler oluyor. Dahası; kültürün alanı olsa hakikaten tüm insanlığı kapsaması gerekecek uygulamaların çoğu da sadece o bölge insanının yararına olan kültür çıkıyor, dünyanın kalanı için gereksiz oluyor.

İlginç bir örnek verelim; Araplar, Muhammed peygamberden önce de sonra da sağ elle yemeğe alışmışlardı. Bu bir kültürdür. Şöyle düşünün; sabunun, hijyenin, mutfağın olmadığı binlerce yıl geçirilen topraklardasınız. Tüm pis şeyleri sol elle, tüm temiz şeyleri sağ elle yaparsanız; bunlar olmadan da oldukça güvense olursunuz. Dışkı yoluyla bulaşma sonucu E.coli içeren bir şey tüketme şansınız oldukça düşer. Esasında oldukça müthiş bir uygulama. Zekice tabirini burada kullanamayız; çünkü insanlar ne E.coli’den haberdardı, ne de bunu akıl ettiler. Böyle uygulamaları yapanların genleri daha çok devam etmesi sonucu biyoloji kültürü etkiledi. Yani bu uygulamalar binlerce yılda yerleşti.

Gördüğünüz gibi bu uygulamanın bile din ile ilgilisi yok. Müslümanlar dünyanın her bölgesine bu uygulamayı götürdüler, çünkü sebebini bilmiyorlardı. Hatta bu uygulama çok büyük bir kültür evrimleşmesine uğramış durumda. Tuvalete girerken sol ayakla girmek gibi türevleri mevcut. Kültür geleneğe dönüştüğünde böyle şeyler olur.

Şimdi burada aslında müthiş bir şey ortaya çıkıyor. Dinler de bir çeşit kültürdür. Dinler; biyolojinin etkisi ile ortaya çıkmış kültürün icadı mıdır? İnanan biri ise şunu sorabilir; dinler, her bölgeye ilahi güç tarafından kültürün uygulamanmasını sağlamak için mi gönderildi?

Bu o kadar ilginç bir konu ki; Kur’an’da dinin amacının insanları sahip oldukları yaratılışa ”fıtrata” döndürmek olduğu söylenir. (30. sure 30. ayet) Temizlikten oruca, domuz etinden alkole kadar uygulamalar; üzerine tek tek tartışılması gereken ilginç konular.

Konuyu daha da ilginç yapan ise; elimizde ciddi bir örnek olması. Veba salgını, yüzyıllar sürdü ve Avrupa nüfusunun 3’te birinin ölümüne yol açtı. Ancak, Bilim Tarihi kitaplarında dahi okuduğum üzere, Yahudi ve Müslümanlar bu salgından daha az etkileniyordu. Çünkü dinlerinin uygulamaları gereği temizliğe önem veriyorlardı. Hristiyanlar ise neden kendilerinden daha az etkilendiklerine anlam veremedikleri için Müslüman ve Yahudilere şiddet uygulamaları göstermiştir.

VikiPedi

Mikroorganizmalarla savaşımız milyonlarca yıldır sürüyor. Kültürel evrimi icat ettiğimizden beri savaşımızı teknoloji yoluyla sürdürüyoruz. Hastalığa yakalanan ölür, kalanların genleri sonraki nesli o hastalığa dirençli hale getirirdi. Biyolojik yoldan savaşımız milyonlarca yıl böyle sürdü. Ama artık herkesin ölmesini beklemiyoruz. Her şey ile teknoloji ile savaşıyoruz. Aşılarımız, ilaçlarımız, antibiyotiklerimiz, dezefektanlarımız var. Sorun şu ki; biz güçlendikçe düşmanımız evrim geçiriyor. Rekabet kızşıyor.

Covid-19 nedeniyle artık anlamak daha kolay. kusursuz bağışılığa sahip değiliz ve dünyanın öbür ucundan gelen bir virüs buradaki herkesin maske takmasına yol açabiliyor. Ama bugün daha güçlüyüz, aşıyı hemen bulduk, yoğun bakım ünitlerimiz ve solunum cihazlarımız var.

Ama atalarımızın yoktu. Savaşmaktansa yakalanmamak gerekiyordu. Önlem almak tedavi etmekten önemliydi, ki bugün bile öyle. Dolayısıyla binlerce yılda yerleşmiş kültüre çok dikkatli gözle bakmak gerekir. Uygulamalar için sebepler bugün için ortadan kalkmış olsa da; o dönem insanların için önemli idi. Bu şekilde; dinlerin tüm uygulamalarının doğru olduğunu savunmuyoruz ama bilimi keşfedip toplumu araştırdıkça ortaya çıkıyor ki; din de atalarımızın hayatta kalmak için kullandığı kültürden biri. Bugün diyete, tedaviye, YouTube videolarına ihtiyaç duyduğumuz gibi onlar da bir şekilde işe yaramış uygulamalara ihtiyaç duydular ve bir şeylere sığınarak genlerini devam ettirebildiler.

Şimdi en baştaki caps’a gelelim. Tokalaşmamak, yüzünü kapatmak, dışarı gereksiz çıkmamak. Erkek açısından bu uygulamaların virüsle alakası yok gözüküyor, ama dinle de alakası yok, dinde böyle bir şey yok. Bu bir gelenek. O gelenek de bir zamanlar işe yaramış bir kültüre dayanıyor. O kültür de pek çok sebebe dayanabilir; ki bunlardan bir tanesi virüsler ve hastalıklardır.

Konuyu daha ilginç bir yere taşıyorum; içdülerimize yüzbinlerce yılda yerleşmiş çoğu korkumuz; kültürün ve dinin konusu haline gelmiştir. Afrika’da yüzbinlerce yıl yaşayan atalarımızdan bize yılan korkusu ve gece karanlığının tehlikeleri miras kaldı. Edebiyattan mitolojiye kadar bakarsınız ki; yılan en korkulan, nefret edilen semboldür, hatta kutsal kitaplara bile girmiştir. Osmanlı İmparatorluğu dahil pek çok devlette binlerce yıl hava kararınca dışarı çıkmak büyük ayıp ve suç olarak görülürdü; bence sebebi Afrika’dan kalma gecenin tehlikelerinin içgüdülere yansımasına dayanıyor. Biyoloji psikolojiyi, psikoloji kültürü etkiliyor.

Mikroorganizmalarla savaşımız üzerine pek çok kitaba bakarsanız şöyle bir hisse kapılırsınız; ”Nasıl oldu da korkmadan milyonlarca insanın dolaştığı sokaklarda dolaşmaya karar verdik? Hastalık bulaşmasından nasıl oluyor da korkmuyoruz?” Aşılar, ilaçlar vs. bizi on yıllarca oyaladı, hastalık bize ulaşmadan tedavi bize ulaştı diye rahattık. Ama virüs artık bizim teknoloji ürettiğimizden hızlı evrimleşiyor ve belki de sokakta rahatça dolaşma günleri sona erdi.

Yeniden kültürün binlerce yılda icat ettiği düzene dönüyor olabiliriz. Belki maske kalıcı olacak, belki evden çıkmak büyük risk olmasına alışacağız, belki de aşı üstüne aşı bile yetmeyecek ve kısa zamanda tamamen evlere kapanıp insan görmeden yaşayıp gideceğiz. Kültürün icat ettiğini kültür yoluyla kaldırmıştık, ama sebepler durduğu sürece yeniden aynı kültürü icat etmeyi sürdüyoruz.

 5,327 defa toplam okundu,  52 kişi bugün okudu