“Affederim ama unutmam” sözünün nöropsikolojisi

Milyonlarca yıldır tüm atalarımız sürüngen beyin ve limbik sistemle doğdu. Bunlar genler yoluyla aktarılan içgüdülerimizi ve duygularımızı taşıyor. Yine milyonlarca yıldır kortekse sahibiz ama bir farkla; korteks boş bir sayfa olarak geliyor ve deneyimlerimiz buraya kaydediliyor.

Sürüngen Beyin, Limbik Sistem, Korteks

Deneyimler kişiye özgü ve insan sayısı kadar bağıntıya sahibiz. Düşündüğünüz, tanık olduğunuz, maruz kaldığınız, yaptığınız her şey; deneyimlerinizi şekillendiriyor. Böylece herkesin kendine özgü davranışları, karakterleri, alışkanlıkları, sevdiği ya da sevmediği şeyler mevcut. Korteks; nöronlar arası bağıntılarla şekilleniyor. Bu bağıntılar tekrarla sağlamlaşıyor. Pek çok kez yemek sonrası çay içerseniz; beyniniz artık yemek sonrasında çayı aramaya başlıyor, gibi.

Ancak bu basit matematik tabanlı fiziksel formülün dışında bir istisna var; sinapslar. Sinapslar duygu ile şekilleniyor ve tekrar tekrar aynı olaya maruz kalmadan da bağıntı oluşturuyor. Örneğin, üzerinize çay döküldüğü için çay içmekten soğuyabiliyorsunuz. Ya da aç bir anınızda yediğiniz yemeyi sevmeye başlayabiliyorsunuz.

Bu yüzden defalarca maruz kaldığınız bir şey, aynı nöronları ve bağıntıları kullanmadığınızda zamanla zayıflıyor. Örneğin, konuştuğunuz dili bile uzun süre kullanmayarak unutmaya başlayabiliyorsunuz. Ama sinapslar uzun süre orada kalmaya devam ediyor ve üzerine başka bir şey yazmadığınız sürece orada durmaya devam ediyorlar.

Kötü muamale sonrası insanlardan korkmuş bir köpekte sinapslar şekillenmiştir. Defalarca iyi muamele ile bu sinapsların üzerine yeni deneyimler yazılabilir.

Gelelim; “unutmak” ve “affetmek” konusuna.

Bellekle ilgili beyin kısmımız, yani hipokampus; limbik sistemde. Ama biz yine de burada kortekse atıf yapacağız. Öncelikli sebebi, burada sıradan anılardan değil yaşanmış ve iz bırakmış deneyimlerden bahsetmemiz. Affetmek zorunda kalınacak bir olay sinapslarla ilgili bir kabahattir, dolayısıyla korteksin konusudur. İkincisi de; hipokampus bellekle ilişkili olsa da, beynimizin sürekli kullandığımız bilgileri kortekse taşımasıdır. İnsanda diğer canlılarda olmadık şekilde aşırı bir korteks kullanımı ve önemi vardır. Çoğu konuda esas önemli merkezimiz kortekstir, hafızada bile.

Kaynak: Yanılgının İcadı

Gelelim frontal loba. Frontal lob, bizi insan yapan kısmımız. Korteksimiz güçlü de olsa, frontal lob olmasa sadece çok yönlü bir memeli olurduk. Frontal lob; hayvanlarda olmayan karar verme mekanizmasına sahip olmamızı sağlar. Korteks yoluyla limbik sistemi ve sürüngen beyni baskılayabiliriz. Düşünce yoluyla içgüdü ve duygularımızı görmezden gelebiliriz. Ama frontal lob sayesinde; korteksi de baskılayabiliriz.

Frontal lob

Binlerce kez sigara içtiğinizi düşünün. Nöron yolları öyle bir oluşmuş ki, artık sigara içmeyince ölecekmişsiniz gibi hissediyorsunuz. Doğuştan böyle bir şeye sahip değildiniz, diğer insanlar da değil. Bu deneyim, yani korteks. Bu size özel bir durum. Korteksiniz, davranışlarınızla şekillendi ve sizin korteksiniz her an sigara arıyor. Hayvanlar, böyle bir durumda kaçış noktasına sahip değiller. Algoritma ne diyorsa ona uygun davranmak durumundalar. Ama insan; böyle bir durumda bir karar alabilir. Örneğin, ciğer hastalıkları ile ilgili bir hastane ziyaretinde hastaların durumunu gördü diyelim. Bundan sonra sigara içmemekle ilgili bir karar verebilir ve korteksi ne kadar istese de bundan sonra sigara içmeyebilir; işte bu frontal lobdur. Bu arada içmedikçe nöron yolları zayıflar, korteks değişir; dolayısıyla bir süre sonra içmemek kolaylaşır. Frontal lob bizim için bu yüzden önemlidir, ne istediğimiz bile kendi davranışlarımızın sonucudur.

İnsan içgüdü ve duygularını baskılayabilir. Ama daha önemlisi; alışkanlıkları, deneyimleri ve kültürü ne derse desin tersini yapacak kararlar alabilir.

Biriyle bir olay yaşadınız. Kalbiniz kırıldı, içiniz cız etti. Aranız bozuldu, gözünüzden düştü. Size karşı suçlu duruma düştü. Korteksinize bu olay tanımlandı, sinapslar şekillendi. Artık o kişiyi gördüğünüzde ya da hatırladığınızda bile içiniz cız ediyor. Beyniniz, o duygusal durumu hatırlatarak sizi aynı olaylardan korumaya çalışıyor. Bu duygu düşüşleri milyonlarca yıl hayatta kalmak için gerekliydi. Sosyal yaşam da insanın hayatta kalması için gerekli ortamdır, dolayısıyla böyle olaylardan çok etkileniriz.

Arkadaşınız başka insanlarla sizin arkanızdan iş çevirdi. Oksitosin düşüşü, sinapslarıızı şekillendirdi. Beyin böylelikle o kişiye karşı tetikte olmanızı sağlayacak ve haklarınızı çiğnetmenize, niyetinizin suistimal edilmesine, yanlış kişilere güvenmenize engel olcak. Bu hormon memeliler için sürüdek kalarak hayatta kalmayı sağlar, insan için de bunun kompleks hali bir görev sağlaıyor.

Ama korteksinizde ne olursa olsun; frontal lob ile bunu görmezden gelebilirsiniz. İşte bu; affetmektir. Korteksiniz hala cız eder belki, ama siz insana özgü bir iradeyle bunun üstesinden gelebilirsiniz. Bu insana özel vasıf gerçekten çok üstündür. Sıradan mekanizmalarla açıklanamayacak bir durumdur. Frontal lobun bağıntılarla, formüllerle, fizik, kimya ve biyolojiyle açıklanmayan böyle kararları; evrende şimdiye kadar bildiğimiz en önemli şeydir.

Evrende bilinen en kompleks şey; insan beyni.

“Affederim ama unutmam” sözü bir anlamda doğrudur. Affeden bile olsanız sinapslar yerinde durur ve aynı kişiyle ender karşılaşıyorsanız, her gördüğünüzde sinapsların harekete geçmesine engel olamazsınız. Bu yüzden “unutmak” biraz zor. Ama gerek de yok. Çünkü; affeden iseniz işiniz biraz daha kolay. Çünkü aynı kişiyle yeniden iletişim kurup üzerine güzel anılar inşa olursa sinapslar kaybolur. İletişim kurmayıp hayatınıza almasanız bile siz hayatınıza devam ediyorsanız yeni deneyimler sonucu mevcut sinapsların etkisi zayıflar.

İnsanları görmezden gelmek frontal loba baskı yapar. Deneyimleri sürdürmek pek çok açıdan iyidir. Affetmekten bağımsız, kişi için en kolayı iletişime devam etmek, çünkü sinapslar zaten sizin aleyhinizde bir karar almanıza engel olur. Önyargılı olmadığınız kişilere nazaran, tetikte olduğunuz insanlarla iletişiminizde daha güvende olursunuz.

Ama affetmezseniz; her gördüğünüzde veya hatırladığınızda canlanan sinapslar sonucu aynı acıyı tekrar tekrar yaşarsınız. Tabi sonuçta başka deneyimler kazanıp enerjiyi başka yere yönlendirdiğinizde ve hatırlatan bir şey olmadığında sinapslar durduk yere devreye girmeyecek, yine etkisi zayıflayacaktır. Uzun süre baskılama sonucu harekete geçen sinapslara aşırı duyarlı olabilir, unutmadığınız bir olayı dünyanın en önemli konusu haline getirebilirsiniz.

“Umrumda değil” kararını gerçekten alabilirseniz; korteksteki acıları devre dışı bırakabilirsiniz

Affetmeyi biraz daha özel ve güçlü yapan; kişiyi gördüğünde hala içinin cız edeceğini bilmene rağmen bu kararı alabilmektir, yani korteksi frontal lob ile baskılayabilmek. Ama kimse affetmek ya da affetmemek zorunda değil. İkisi de frontal lobun kararı, yani frontal lobdan “affetmemek” kararı da çıkabilir. Bunlar affeden ya da affetmek bir kişi ile ilgili bir görüntü vermez. Ama akışınza bıraktığınızda korteksin rutin düzeni işler ve deneyimlere göre sinapslar ve bağıntılar değişir. Kararı bugün vermek istemezseniz, vermeyip akışına da bırakabilirsiniz. Ama sık sık acı çeken ya da unutamadığı şeyler yüzünden öfkeli biri olmaktansa korteksi frontal lob ile kontrol edip ruh halini başkaları yerine kendinin yönetmesi, kişi için daha iyidir.

 608 defa toplam okundu,  22 kişi bugün okudu

Odayı toplamak, duvarları boyamak

Limitless (2011) filminde Eddie Morra insanın beyin kapasitesinin çok üstüne çıkmasını sağlayan bir ilaç alır. Daha iyi görmekte, çok daha iyi düşünmekte, bilinçdışının tüm verilerine ulaşabilmektedir. Ve ilk yaptığı iş şu olur; odasını toplamak, bulaşıkları yıkamak, evi temizlemek.

Birkaç yüz bin yıl önceye gidelim. Afrika’dayız. Avcı-toplayıcı bir topluluğun içindesin. Gündoğumu ile kalktın, uzun mesafeler yürüdün. Bir yönde kilometrelerce gittin. Bir de baktın ki ağaçlar boş, meyveler kapılmış. Olduğun yere çöktün, ölmeyi bekledin ve öldün.

Böyle yapan atalarımız vardıysa bile genleri bugüne ulaşmadı. Ağaçlar boşsa, artık bir adım öteye gidersin. İleride başka bir yemiş, meyve, av şansı vardır. Ve nihayetinde ödüle ulaşırsın. Bu yüzden her aşama kıymetlidir, ki seni sonuca götürmüştür. Dopamin; ödül karşısında salgılanan hormonumuzdur. Ve aşama aşama ödüle ulaşılacak koşullarda her aşama dopamin kaynağıdır.

”Başarı merdiveni” deyimi boşuna değil, beynimiz her biri kendi içinde noktalanan aşamalardan başarıya ulaşmaya evrilmiştir

Bu yüzden büyük başarılar öncesi küçük bir adım başlangıç motivasyonu için yeterli olacaktır. Ders çalışma motivasyonu bulmak için bugün tek bir sayfa çalışmak iyidir. Bitmeyecek gibi görünen işte ilk adımı hemen şimdi atmak gerekir. Uzun bir yol da bir adımla başlar. Başlangıç dopamini sizi aşama aşama sonraki adıma bağlayacaktır. Sadece dopaminin evrimsel işlevini kullanarak başlandığınız herhangi bir işin sonunu getirebilirsiniz.

İlginç olan şu; limbik sistemde başka bir sebeple dopamin yükselişi bile sizin başlangıç için gerekli enerjinizi sağlayabilir. Elbette o işe başlamak, kortekste o konunun gündeme gelmesi ve başlangıç dopamini için iyidir. Ama dopamini sık sık başka şekilde yükseltebilirseniz dersin başına oturmanıza, bitmeyecek işin ilk adımını atmanıza oldukça yararlı olur.

Multitask çalışma bir mittir. Beynimiz aynı anda tek bir şeye odaklanabilir. Hiçbir şeye odaklanamayacağımız kadar çok iş birikince tembelleşiriz, stres oluruz. Bir tane seçip bitirmek dopamini kullanmak olur. Böylece hepsine vakit ayırırız. Plan yapmak da bu yüzden işelvseldir, her gün o günkü işleri halledip her şeyi yoluna koyabiliriz.

Bu tıpkı hareketli müzik çıkınca dans edesiniz, koşturasınız, bir şeyler başarasınız gelmesi gibidir. Zaten aynı mekanizmadır. Müzik ritim oluşturur ve bu ritmin oluşturduğu beklentiyi karşılar. Dopamin, beklenti karşılanmasında da salgılanır. Dopamin salgılanınca hareket edesiniz gelir. Çünkü atalarımız için dopamin yürümek, avlanmak, tırmanmak vs. ilgiliydi. Bu yükselişi herhangi bir şeyde kullanabilirsiniz.

80 veya 90’larda doğan biriyseniz, Eye of Tiger şarkısı duyunca hareket etmeye başlamamanız çok zor. Sadece bu şarkının enerjisiyle her şey başarılabilir.

Oda toplamak bunlardan biri. Oda toplamanın başka işlevleri de var; çünkü dağınık ortam bilinçdışını meşgul eder ve verimli çalışmak zaten imkansız olur. Ama basit ve küçük bir başarı, diğer işler için gerekli dopamin ateşlemesini sağlayacaktır. Ne iş başaracak olursanız olun, ilk iş oda toplamak iyi olabilir.

”Odamı topladım. Artık mental açıdan hasta değilim.”

Hamdi Ulukaya, FORBES 500 arasına girmiş Chobani firmasının kurucusu ve Dünya’nın en büyük yoğurt markasının sahibi. Erzincan’dan ABD’ye gidip orada büyük bir cesaretle bir yoğurt fabrikası alırlar. Türkiye’de bildikleri ile orada herkesin seveceği bir yoğurt üretme hayaliyle varını yoğunu verip bir de borçlanarak aldıkları fabrikanın ilk günü toplantıdan şu karar çıkar; fabrikanın ön duvarını boyamak.

Hamdi Ulukaya’dan müthiş eğlenceli ve ilham verici bir sunum.

Çalışanları şaşırır, bir tanesi pat diye sorar; ”Senin başka işin yok mu?” Bu kadar büyük girişim, riskler, yapılacak onca iş arasında aklındaki şey duvar boyamak mıdır? Gerçekten de Ulukaya’nın aklında bir şey yoktur. ”Ama böyle boş boş duracağımıza, biz boyarız bu duvarı.” Ve duvar boyamakla başlayan işler dünyanın en büyük şirketlerinden birine dönüşür. Fabrika’ya da ”Hadi, duvarları boyayalım” yazısını asarlar.

Let’s paint the walls.

Dopamin ateşlemesi, size sonraki aşamayı da gösterir. Ne yapacağınızı bilmiyorsanız herhangi bir şey yapın. Oradan gelen dopamin; sizi doğru hedefe iletir. Çünkü dopaminin diğer işlevi; enerjiyi doğru kontrol etmek ve siz yönleneceğiniz doğru hedefi göstermektir. Atalarımız yiyecek bulduğu anda kalacak yeri dert etmesi gerekiyordu. Dopamin aynı anda bir hedefe odaklanmayı sağladığı gibi başardığınız anda diğer hedefi önerir. Müthiş işlevsel bir hormon.

Oda toplamak gibi bir eylemin sağladığı motivasyon, salgıladığı dopamin başka bir dopaminle birleştirilebilir. Böyle böyle oda toplamakla başlayan süreç herhangi büyük bir şeyi başarmak için gerekli ilk adım olabilirdi. Ama bunlar olmuyor. Beynin bu avantajından çoğunlukla yararlanılmıyor. Peki neden?

Çünkü başlangıçta iyi hissettiren dopamin yükselişi, bu çağın pek çok boş uğraşına harcanıyor. Oda dopladıktan sonra gelen mutlulukla bilgisayar başına, oyuna, telefona, sosyal medyaya sarılıyor. Ateş yakmak için çakılan kibritin sigara yakmak için kullanılıp duman olup havaya uçması gibi bir şey.

Dopamini heba etmek. Bunu yapmasanız oda toplamakla başlayan süreç aya gitmenize kadar ulaşabilirdi.

Ali Fuad Başgil: ”Yarım bırakılan iş başlanmamıştır” der. Eğer bir amaca devam etmeyecekseniz ve sonuçlandırmayacaksanız bile elinizdeki işi bitirin. O işten kaynaklı dopamini başka bir işe geçmekte kullanabilirsiniz. En azından sinapslarınız dopaminle şekillenir, yarım kalmış işten kaynaklı bilinç dışınız meşgul olmaz. (Zeigarnik etkisi) Örneğin sınavdan kalacağınız kesinleşse bile sınavın kalanında soruları çözmeye çalışın. Oradan gelen dopaminin oluşturduğu sinapslar, seneye aynı dersi çalışırken lazım olacağı gibi başka bir iş için de bu disiplin iyi olacaktır. Sürekli işleri noktalayan biri olmak her şeyde başarılı olmanın yoludur.

Dopamin ateşlemesi için kullanacağınız ilk başarının hareket etmekle ilgili olması iyi olur. Çünkü dopamin yüzbinlerce yıl doğada hayatta kalmamızı sağladı, fiziksel hareket önemli. Bu yüzden sabah egzersizi, yürüyüş, dans, müzik vs. ile hareket etmek; başka işleri başarmak için son derece işlevseldir. En önemlisi; evden çıkmadan önce odanızı toplayın. Buradan gelecek mutlulukla kalan her şeyi halledebilirsiniz.

 3,352 defa toplam okundu,  20 kişi bugün okudu

Akıl ve zeka farkı

Sürüngen beyin ve limbik sistem; içgüdülerimiz ve duygularımız. Bunların üstünde ise korteksimiz var. Korteks; doğumdan itibaren tüm deneyimlerimizi kapsayan bölgemiz. Hangi nöron yolundan elektrik geçtiği, hangi duygusal deneyimin sinapsları şekillendirdiğine kadar bildiklerimiz, karakterimiz, tercihlerimiz buraya kayıtlı.

Mavi bölge; Korteks

Dolayısıyla “zeka” da korkteks ile ilgili. Üzerine çalıştığımız konuda zekileşiyoruz. Çünkü beyin; sık kullanılan nöron yollarında miyelinler oluşturuyor. İlk kez kullandığınızda olmayan bağıntılar kullandıkça şekilleniyor. Matematik işlemlerini kafanızdan yaparsanız, bir süre sonra işiniz kolaylaşıyor. Beynimiz, az enerji harcamaya evrildi. Bir yolu sürekli kullanıyorsanız o yoldan elektrik geçmesi kolaylaşıyor.

Dahası; sürekli kullandığınız yoldan elektrik geçmesine meyilli oluyorsunuz. Kantinde her gün kahve ile çay arasında kalıyorsunuz diyelim. 5 kez çay, 10 kez kahve seçtiğinizde sonraki sefer ne seçtiğiniz çok da fark etmez. Ama 10 kez çay, 50 kez kahve seçtiğinizde şöyle bir şey olur; beynimiz kahveyi seçmek ister. Çünkü o yoldan elektrik geçmesine meyillidir. Bağımlılıklar, alışkanlıklar böyle oluşur. Deneyimlerimiz sonraki davranışlarımızı şekillendirir. Sık kullandığınız yoldan elektrik geçmediğinde kendinizi kötü hissetmenize neden olur, böyle oluyorsa o şeye alıştığınızı anlayabilirsiniz.

Nöronlar

Kortekste sık kullanılan nöron yollarından enerji geçmenin kolaylaşması için bağıntılar ve miyelinler oluşması evrimsel açıdan gerekliydi. Çünkü doğada enerji çok kıymetlidir ve genler sahip olduğu enerjiyi hayatta kalacak şekilde kullananlardan devam etti. Korteks sürekli daha az enerji harcamaya çalışıyor; buna ustalaşma, öğrenme, alışma vs. diyoruz.

Dolayısıyla görüldüğü gibi sık kullanılan yolların etkisindeyiz. Hayatımız önceden yaptığımız tercihler ve karşılaştığımız tesadüfi koşullara göre şekilleniyor. Karakterimiz, tercihlerimiz, kurallarımız olarak tanımladığımız şeyler deneyimlerin sonuçları. Algoritmayı tesadüfi koşullara göre kuruyor, sonra buna uyarak rahat ediyoruz. Böylece o yol daha da sağlamlaşıyor, artık alışkanlıklarımızın dışında tercih yapmak çok zor oluyor.

Yanılgının İcadı

Peki yapabilir miyiz? Yapabiliriz. İnsan beyni kortekste tanımlı bağıntıların haricinde de kararlar alabilir, nöron yolları ve sinapslar ne dese de tersini yapabilir. Buna düşünmek diyoruz ve frontal lob ile özdeşleştiriyoruz. Sürüngen ve memelilere göre geniş bir korteksimiz var ve deneyimler bizim için çok önemli. Deneyimlerle duygu ve içgüdüleri baskılayabiliriz. Ama frontal lob; korteksi bile yok sayabilmemizi sağlar. Frontal lobu da “akıl” ile özdeşleştirebiliriz.

Frontal lob

Yani görüldüğü gibi akıl ve zeka birbirinden çok farklı kavramlar.

Şimdi akıl ve zeka arasında bilinmesi gereken biyolojik bir fark da var. Günlük hayatta iki farklı modumuz var; otomatik süreç ve derin düşünme modu. Günün büyük çoğunda otomatik sistemdeyiz, korteksteki bağıntıların akışına bağlı yaşıyoruz. Çoğu zaman ne yaptığımız üzerine düşünmüyoruz, çok az derin düşünme moduna geçiyoruz. Çünkü derin düşünme çok enerji harcayan bir faaliyet; gün boyu derin düşünecek kadar enerji ayıramazdık. Ayrıca hayatta kalmak için işlevsel olmazdı. Ses duyduğunuz anda kafanızı eğerseniz hayatta kalırsınız, dönüp ne olduğuna bakarsanız genleriniz devam etmez. Beynimiz çoğu şeyi otomatikleştirmeye çalışır; böylece gerekli bir anda bu otomatik kararları kullanır. Sehpanın köşesine ayağınızı çarparsanız sinapslar şekillenir, sonraki sefer masanın yanından geçerken düşünmenize bile gerek olmadan beyin ayağınızı nereye attığınıza dikkat eder.

“Hızlı ve Yavaş Düşünme”, ikili düşünme sistemimizi anlatan temel kitap

Sürekli yüksek enerji harcamak istemeyen beynin her şeyi otomatikleştirmesi; derin düşünme moduna geçmekten kaçma isteğimize neden oluyor. Oysa derin düşünme; yani frontal loba geçme, yani aklını kullanma; bizi insan yapan yönümüz. İnsan günlük hayatta bu moda geçmemek için uğraşır. Geçtiğinde de kurtulmak ister. Bunu bazen limbik sisteme geçerek yapar. Örneğin ders çalışmak gerektiğinde duygusallaşması gibi. Ya da hayati karar vermesi gerektiğinde dizi izlemesi gibi. Modern insan günlük hayatta düşünmekten kaçmak için yemek yerken dizi izliyor, otobüste oyun oynuyor, duşta müzik dinliyor, yatmadan önce bile yatakta düşünceleriyle başbaşa kalmamak için kendini oyalıyor.

Sadece sürekli çalışmak da bir çeşit düşünmekten kurtulma yöntemi ve tembelliktir

Ama bu sadece sorumluluktan kaçarken değil; başarılı insanların da gündemi. Diyelim ki çok yeteneklisiniz. Resim ve müzik; her ikisinde de iyisiniz. Ama resim konusunda övgü aldınız; sonraki sefer resim yapmak daha iyi hissettirir. Çoğu insan; övgülerin ve başarılı olduğu yönlerin güdümünde tüm hayatını şekillendirir. O nöronlardan elektrik geçmesi kolaylaştığı için kendisini kötü de hissetmez. Ama asla durup düşünecek vakit gelmez. Kendini iyi hissettirdiği yöne; korteks yönüne, yeteneğe ya da zekasının yönüne doğru gider. Yani asla hayatı ile ilgili kararları üzerine düşünmez, akışına bırakmıştır.

Neredeyse herkes yeteneklerinizin peşinden gitmenizi söyler. Dünya sırf başlangıç koşullarında başarılı olduğu için o alanda uzmanlaşmış insanlarla doludur. Zaten başarılı olduğu için hayatı üzerine düşünmesine gerek kalmadığı zannedilir. Oysa yetenek bile direnilmesi gereken bir şeydir.

Başka bir örnek; ders çalışmak olabilir. Hiç ders çalışmayan biri düşünmekten kurtulmak için nasıl kendini oyalıyorsa, çok başarılı bir öğrenci de sürekli çalışarak düşünmekten kurtulur. “İneklemek” dediğimiz şeyi; frontal loba hiç geçmeden sürekli çalışmak olarak tanımlayabiliriz. Zaten başarılı olduğun ve iyi bir şey yaptığını düşündüğün için; yapması kolay olan şeyi yapıp kurtulursun. Yeniden yeniden her sabah yapmak gereken ve kolay olan bellidir; biraz daha çalışmak. Bu açıdan Bacon’un dediği gibi; “Tüm vaktini çalışmaya adamak tembelliktir.”

Gördüğünüz gibi; zeka bizim için dezavantaj olabilir. Sürekli değişen deneyimlere yeniden ve sürekli adapte olabilmek için geniş bir kortekse sahibiz. Korteksimizde tanımlı bağıntıları sağlamlaştırmak muhtemelen tarih boyu avantajdı. Bir savaşçı defalarca antrenman ve tecrübe sonucu artık kılıcı kullanmakta ustalaşırdı. Önceden tanımlanmış bağıntılar ani karar vermesi gereken bir koşulda oldukça işine yarar ve hayatını kurtarırdı. Ama bugün tanımlı bağıntılar dezavantaj oluyor çünkü koşullar ve çağ sürekli değişiyor. Bir şeyde ustalaşmanız, yepyeni bir koşula adapte olmanızı zorlaştırıyor.

Kim Peek, fazla zekanın günlük hayat için dezavantaj olmasının örneklerinden biri. Trilyon basamaklı işlemler yapıp evinin yolunu bulamamak gibi farkla bize akıl ile zeka arasındaki farkı gösteriyor.

5000 kez sigara içtiniz. Korteksinizde bağıntılar şekillendi. Artık içmeyince kendinizi ölecekmiş gibi hissediyorsunuz. Ama frontal lobu kullanabilirseniz; bir daha asla sigara içmeyebilirsiniz. Örneğin, frotnal lob olaylardan ders çıkaran beyin bölgemiz. Kanser hastası birinin çektiklerini görüp bir daha sigara içmemeye karar verebilirsiniz. Ne kadar zor olsa da; korteksiniz hala sigara istese de bir daha ömür boyu içmeyebilirsiniz. Ama düşüncenin sağlayabildiği budur; korteksin, limbik sistemin, sürüngen beynin dediklerinin haricinde de bir şeyler yapabilmek.

Ama normal insan düşünmeye az önem verdiği için; kortekse direnmek çok zordur. Önceden tanımlı bağıntı bir yöne elektrik akışı ister; frontal lob bu akışa direnmeyi gerektirir. Üstelik buna direnmek, bu akıştan daha fazla enerji harcamak demektir. Beyniniz bunu istemez, kolay olanı ister. Düşünen insanların başardığı budur. Övgü, yetenek, bilgi, zeka, ödüller, hazlar, duygular ne derse desin; ne yapmak gerektiğini bunlardan bağımsız gerçekleştirebilirler.

Şimdi örnek verelim.

Steve Wozniak, müthiş bir elektronik dehası olarak harika cihazlar tasarlıyordu. Kendi işinin yanında keyif için uğraştığı cihazlar, Steve Jobs’un dikkatini çekti. Birlikte ilk kişisel bilgisayarlardan birini ortaya çıkardılar ve “Apple” şirketini kurtular. Steve Jobs, bilgisayar sektörünü değiştirdiği yetmez gibi; “iPad” ve “iTunes” ile müzik sektörünü, “Pixar” ile sinema sektörünü, “iPhone” ile telefon sektörünü değiştirdi. Steve Wozniak’ın deyimiyle; tasarımcı, yazılımcı, mühendis ya da başka bir şey bile değildi. Hiçbir konuda hiçbir uzmanlığı olmayan biri nasıl girdiği her sektörü değiştirip trilyon dolar değerine ulaşan ilk şirketi kurdu? Dünyanın en zeki ve deha insanları onun emrinde maaşlı olarak çalışırken; Steve Jobs’u ayıran neydi?

Steve Jobs’un üç biyografisini okudum, iki filmini izledim. iPhone lansmanı ve “Aç kal, budala kal” hayatımdaki en ilham verici videolardan. Ve gördüğüm kadarıyla şunu söylemek isterim; Steve Jobs dünyada en fazla aklını kullanmaya çalışan; zekanın, yeteğin, başarının büyüsüne kapılmayıp, korteksin akışına kapılmayıp akıl modunda kalan insan. Daima aklını kullanmanın bir parçası da; zeki insanların da zekalarından yararlanmaktır, onlar yerine zeki olmaya çalışmak değildir.

Genç Steve Jobs, üniversitede derslere girmeyi reddediyor. En sevdiği derslere keyif için giriyor. Kırlarda uzanıyor, evrenin anlamı üzerine düşünüyor. Hatta kalkıp Hindistan’a gidiyor. Kitap okuyor, müzik dinliyor. Sürekli aslında ne yapmak ve neyin nasıl olması gerektiği üzerine düşünüyor. Zeka geliştirmenin pratik yolları vardır ama akıl için öyle değil. Düşünmeyi öğrenmenin basit bir formülü yok, insan sayısı kadar düşünce biçimi var.

Wozniak, bir deha olarak kodları ekranda gösteren bir cihaz üretmiş. Ama Wozniak’a kalsa bu inanılmaz çalışma evinin köşesinde kalırdı, ne kadar çabalasa da onu dünyaya duyuramazdı. Çünkü zekayı aşırı kullanmanın bir başka avantajı; günlük işlevlerin ve aklı kullanmanın önüne geçmesidir. Bu apayrı bir konu ama “idiot savant” üzerine yazılara da bakılabilir. Zeka arttıkça aklımızı kullanmaz oluruz.

Tarihin en ilham verici sunumlarından biri. Akıllı telefonların başlayıp tuşlu telefonların bittiği gün.

Wozniak yerine düşünelim. Dünyada binlerce deha var. Dehayı zeka ile tanımlıyoruz. En büyük üniversitelerde okurlar, hayat boyu yüksek not alırlar, sınavlardan inanılmaz puanlar alırlar. Dereceyle bitirdikleri okullardan büyük şirketlere giderler. Burada da ömür boyu başarılı olurlar. Çok çalışırlar, pek çok şeyin çözümünde görev alırlar. Ama dünyayı değiştirmezler ve akıllı insanların emri altında çalışırlar. Zeka satın alınabilir bir şeyken akıl bulunmaz bir şeydir. Steve Jobs bu ürünü aldı, onun “ne olduğunu” anladı, Wozniak’ın anlamadığı bir şeydi o. Onunla bilgisayar tarihini değiştirdi. Kişisel bilgisayarlar insanların evine girdi.

Steve Jobs filminden müthiş bir sahne. “Ne yaparsın sen? Kod yazamazsın, tasarımcı değilsin, mühendis değilsin. Ne iş yaparsın sen?” “Ben orkestrayı yönetirim”

Bilgisayardaki inanılmaz başarıdan sonra Steve Jobs halka arz sonrası ömür boyu yetecek paraya sahip olmuştu. Hiçbir ürünün bir sonrasında aynısının daha iyisini yapıp garanti yoldan büyümeye gitmedi. Sürekli aklını kullanmak sonrası çağın gerekliliklerine uygun yeni ürünler tasarladı; öyle ki çağın ötesine geçti ve şirket geri kaldı. Steve Jobs’un her sektörde aklını nasıl kullanıp çağı yakaladığını anlatmak için kitap yazmak gerekir.

Para kazanmayacak bir şirket olan Pixar’a 10 yıl aralıksız AR-GE yatırımı yaptı. Disnep’ün 100 yıllık hükümdarlığı bitti, çizgi film devri sona erdi. Animasyon devri başldaı ve tüm sinema birden 30 yıl öne gitti. Tüm filmler 3D animasyonu kullanmaya başladı.

Aklını kullanmakla ilgili pek çok örnek varken neden Steve Jobs derseniz sebebi şu; diğer insanlar bir alanda aklını kullanıp başarıya ulaştıktan sonra o alanda ilerliyorlar ya da güvenli yoldan zeka kullanıp düşünmekten kuruluyorlar. Steve Jobs, her alanda ve üründe yeniden ve yeniden aklını kullanmayı seçiyor ve asla zekasının akışına kapılıp kendisini otomatik moda almıyor. Kendisini sürekli yeniden rahatsız ederek ilerliyor.

İnsanların albüme değil şarkıya para vermesi gerektiği ile iTunes’i icat etti ve müzik tarihini değiştirdi. CD’lerin devri bitti ve mp3 önem kazandı.

Bu çağdaki herhangi bir genç, ne için çalışması gerektiğini düşünmek üzerine çok vakit harcamalı. Hayatı ancak böyle kurtulur. Onun yerine sistem tüm vaktini alarak onun düşünmesini engellemeye çalışıyor. Ders çalışarak ya da çalışmayarak; bir şekilde sürekli korteksi meşgul olduğu için asla frontal lobu kullanamıyor, zaten bu kolayına geliyor. Sonuçta başarılı olsa da olmasa da; hayat boyu istemediği işte çalışması gerekiyor. Çağ değişip sektörü başka bir şeyden etkilendiği anda da işi ve hayatı tehlikeye giriyor. Her gün yeniden ve yeniden aklımızı kullanmak zorundayız.

Benzinli otomobillerin bile devri bitiyor. Her şeyin devri değişiyor, ama her şeyin. Ama eğitim sistemi, bilgi, gençlerden beklenen sabit. Sürekli düşünmek gereken çağda düşünecek vakit kalmaması için sonsuz içerik var.

Otomatik moda bazı şeyleri alıp hızlanıp tecrübe kazanmak iyi ama bu akışa kapılıp tüm hayatı buna teslim etmek çok kötü. Bugün aklınızı kullandınız, sizin için iyi olanlarla ilgili düşündünüz. Örneğin ders çalışmaya başladınız. Matematikte başarılı olduğunuz, iyi hissettiniz ve artık sadece matematik çalışıyor, yazacağınız bölümlerin matematikle ilgili olmasına uğraşıyorsunuz. İşte hata böyle başlıyor. Nede başarılı olduğunuzdan bağımsız sürekli yeniden koşulları düşünmek gerekli. Bugün başarılı olduğunuz şeyle hayat boyu yapmak istediğiniz farklı olabilir; korteks sürekli değişkendir, nede başarılı olduğunuz da değiştirilebilir.

Önemli olan çok çalışmak değil; ne çalışacağın üzerine düşünmek ve yeterli çalışmak, sonra yine düşünmek ve yine çalışmak.

Aklı kullanacak vakit bulmak için neler yapmalı; akıl için böyle bir basit formüller yok. Sürekli çalışmakla günde şu kadar saat okumakla ilgili değil. Düşünmekle ilgili ve insan sayısı kadar formülü var. Sizin daha iyi düşünmeniz için neye ihtiyacınız olduğunu keşfetmek sizin işiniz. Zaten bu yüzden kimse düşünmüyor, herkes çalışmayı tercih ediyor. Ya da daha kötüsü; korteksi çalışmak dışında pek çok şeyle meşgul ediyor. Sosyal medya, oyun, dizi vs. Eğer düşünmeyecek ve korteksi sürekli oyalacaksanız; bari dopamin kaynaklı hazzı en azından çalışmaya yönlendirip hayatta başarılı olabilirsiniz.

Bu arada düşünmenin önünü açacak bazı şeyler yapmak da mümkün olabilir. Bunları bir sonraki yazıya bırakalım. Şimdilik sadece düşünmeye önem verin ve her gün düşünecek vakit bulun. Gerisi kendiliğinden hallolur.

Kaynaklar

  1. Hızlı ve Yavaş Düşünme (Otomatik düşünme ve derin düşünme modları)
  2. Yanılgının İcadı, Abdullah Reha Nazlı (Üçlü beyin sisteminin nasıl çalıştığı)
  3. Beyin Nasıl Özgürleşir, Abdullah Reha Nazlı (Akıl ve zeka farkı, yetenek dezavantajı üzerine)
  4. Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer, Douwe Draisma (aptal dahi sendromundan örnekler)
  5. Beyindeki Hayaletler (nörolojinin biyolojisi üzerine detayların kaynağı)

İlgili yazılar

 3,750 defa toplam okundu,  28 kişi bugün okudu

Dini uygulamalar biyolojik nedenlerle ortaya çıkmış olabilir mi?

İnternetteki bu caps, önemli bir konuyu açmak için iyi bi fırsat; Biyolojinin Kültüre etkisi. Capta ”ilginç şekilde” Covid-19 tedbirleri ile Arapların (özellikle İslam’ın demiyorum) ‘dini’ uygulamalarının benzerliği hicvediliyor.

Peki bunlarda sıradan benzer uygulamalar değilse? Hayatınızda hiç aklınıza gelmeyecek bir bakış açısına hazır olun.

Ortak Homo sapiens atalarımız 200.000 yıl Afrika’da yaşadılar. Bu gruptan ilk kez 100 bin yıl önce bir grup Bereketli Hilal’e vardı. İnek, koyun, domuz, at vs. burada evcilleştirildi.

Biyoloji ile psikolojinin dengee olduğu, hayatta kalmak için ateş ve silah dışında kültüre ihtiyacın çok az olduğu Afrika’dan, dünyanın farklı bölgelerine giden atalarımız, o bölgelerde hayatta kalmak için sürekli bir şeyler icat etmek durumunda kaldılar.

Sadece gıda konusundan örnek verelim. Ete acı katıldığında daha uzun dayanır çünkü bakteriler inhibe olur. Buzdolabı olmayan binlerce yılda, eti daha uzun dayandırmanın bir yolunun keşfi zamanla külürü oluşturur. Gelecek nesiller neden bunun yapıldığını unutsa bile nesilden nesile bu bilgi aktarılmaya devam eder. Örneğin, reçel; şekerle dayandırma yöntemidir. Turşu; asitle dayandırma yöntemidir. Çiğköfte; acı ile dayandırma yöntemidir. Mikrobiyoloji bilimi bile yokken; binlerce yıl gıdaları dayandırmanın yollarını keşfetmiştik.

Kültür bu işe yarar. Bugün buzdolapları var ve artık şimdiki nesiller tarafından sadece lezzet için turşu yapıldığı zannediliyor. Kışın da çilek yiyebilmek için reçelin icat edildiğini bilmemize gerek yok, çünkü artık kışın da çilek bulabildiğimiz için mevsime bağlı koşullar için üretilmiş kültür tuhaf geliyor. Markette, lokantalarda sürekli yiyecek var ama kış gelirken yiyecek depolama alışkanlığı sürüyor. Bugün pek çok şeyi; o kültüre ihtiyaç olan binlerce yıllık koşulunda anlayamıyoruz, o kültürü icat eden sebebi bilmiyoruz.

Rahatsızlıklarımızın, uyumsuzlukların neredeyse tamamını Afrika’dan ayrılmakla icat etmiş olduk. Ama hastalığı 12 bin yıl önce icat ettiğimiz söylenebilir; sebebi ise evcilleştirmeler. Yapay seçilim sonucu doğada olmayan türler icat ettik ve beklenmedik bir etkisi oldu. Hayvanların hastalıkları insanlara geçti. Jared Diamond’un özetlemesi ile; çiçek, grip, verem, sıtma, veba, kızamık, kolera vs.; hayvan hastalıklarının evrimleşmiş halidir ve artık neredeyse yalnızca insanlarda görülür.

Tüfek, Mikrop ve Çelik, Jared Diamond

Dimond der ki; tarih boyu savaşların çoğunda kaderi hastalıklar belirlemiştir. Ne zaman bir bölge insanı, hiç o hastalığa yakalanmamış başka bir bölge insanı ile karşılaşsa, büyük ihtimalle ölürdü. 12 bin yıl bu şekilde geçti. Yabancı biri köyünüze girerse, büyük ihtimalle ölüyordunuz. Zaman içinde hayatta kalanların genleri her türlü antikoru bulunduran, bağışıklık kazanmış kişilerden oluşmaya başladı. Bu yüzden genetik çeşitlilik, ender özellikler bizlere çekici geliyor; çünkü karşı tarafda ne kadar çeşitli genler varsa, neslinizin bağışıklıağ sahip olması ve hayatta kalma ihtimali artıyordu.

Milyonlarca Aztekli, bir avuç İspanyol tarafından katledildi. Bu nasıl mümkün oldu? Sebeplerden biri İspanyollarda tüfek olmasıydı. Diğer sebep ise; yanlarında getirdiği hastalıklardı. Eski Dünya’da binlerce yılda daha geniş bir bağışıklık yerleşmişti, sadece kendi bölgesinde yaşayan Aztekliler bu hastalıklara dayanamadılar.

Jared Diamond’dan bir örnek daha verelim 1781’da Faroe Adaları’na giden Danimarkalı bir denizci, kızamık hastasıydı. üç ay içinde tüm ada kızamığa yakalandı ve büyük çoğu öldü. Avrupa’da yakalanılıp iyileşen bir hastalık idi çünkü yaşayanlar binlerce yıl içine aynı şekilde yakalanıp hayatta kalanların genlerini taşıyor. Ama ilk kez bir hastalık bir bölgeye gittiğinde yaşanan budur.

Şimdi bu bildiklerimizle şunu anlamak zor değil; toplumların yabancılara önyargısı, kendi içine kapanması, bunu destekleyen kültürler icat etmesi durduk yere değil. Her yabancı, bir çeşit bilmediğiniz bela ve ölüm riski idi. Hastalıklar bu sebeplerden sadece biri.

Peki din bu işin neredesinde? Dini uygulamalar bunları akıl edip mi yerleşti yoksa zaten bu kültür vardı, din bunun parçası mı oldu?

Çöl ikliminde yaşanan topluluklarda, binlerce yıl boyunca bir hastalık görülüyordu; ”fimosis”. Erkeklerin penis başının tozdan dolayı iltihaplanması adı verilen bu rahatsızlık cinsel ilişkiyi imkansız hale getiriyordu. Tüm erkekler bunu yaşadığı için, bundan kurtulanların genlerinin devam etmesi gerekir. Öyle olmuştu, çünkü ”sünnet olmak” adı verilen ve penis uç derisinin kesilmesi kültürü icat edilmişti. Biyoloji kültürü etkilemiştir.

İlginç olan; İbrahim peygamberden devam eden bir Yahudi kültürü ve sonradan Araplar tarafından devam edilen bir uygulama olmakla kalmaz. Aynı uygulama; Yahudilikten ve Araplardan habersiz Afrika kabilelerinde ve Avustralya yerlilerinde dahi binlerce yıldır uygulanmaktadır. Yani dini uygulama olarak bilinen bir şey; aslında çöl ikliminde hayatta kalmak için icat edilmiş kültürdür.

Bıçak Altında, Arnold van de Laar

İlginç olan, bugün bir İslam dini zorunluluğu olarak bilinen bu uygulamanın Kur’an’da yer almamasıdır. Esasında burada ilginç bir şey ortaya çıkıyor; Araplar, Muhammed peygamberden önce de sünnet oluyorlardı. Din indikten sonra bunun dini bir uygulama olduğu düşünüldü. Bir bölgeyi kapsayan kültür; geleneğe dönüştü. Sebepler ortada olmadığı halde devam ettirilen kültüre ”gelenek” diyoruz. Ama insanlar din zannetmeye devam ettiler.

Yanılgının İcadı, Abdullah Reha Nazlı

Dahası; böyle pek çok uygulama bölgelerin hayatta kalma koşulları nedeniyle oluşturdukları kültürle ilgili. Yani bir bölgede bir din ortaya çıkınca, o bölgenin kültürü din zannedilerek yayılıyor. Dolayısıyla; din adına şiddetle savunulan çoğu görüş ve uygulama aslında dinin gündeminde yer almayan şeyler oluyor. Dahası; kültürün alanı olsa hakikaten tüm insanlığı kapsaması gerekecek uygulamaların çoğu da sadece o bölge insanının yararına olan kültür çıkıyor, dünyanın kalanı için gereksiz oluyor.

İlginç bir örnek verelim; Araplar, Muhammed peygamberden önce de sonra da sağ elle yemeğe alışmışlardı. Bu bir kültürdür. Şöyle düşünün; sabunun, hijyenin, mutfağın olmadığı binlerce yıl geçirilen topraklardasınız. Tüm pis şeyleri sol elle, tüm temiz şeyleri sağ elle yaparsanız; bunlar olmadan da oldukça güvense olursunuz. Dışkı yoluyla bulaşma sonucu E.coli içeren bir şey tüketme şansınız oldukça düşer. Esasında oldukça müthiş bir uygulama. Zekice tabirini burada kullanamayız; çünkü insanlar ne E.coli’den haberdardı, ne de bunu akıl ettiler. Böyle uygulamaları yapanların genleri daha çok devam etmesi sonucu biyoloji kültürü etkiledi. Yani bu uygulamalar binlerce yılda yerleşti.

Gördüğünüz gibi bu uygulamanın bile din ile ilgilisi yok. Müslümanlar dünyanın her bölgesine bu uygulamayı götürdüler, çünkü sebebini bilmiyorlardı. Hatta bu uygulama çok büyük bir kültür evrimleşmesine uğramış durumda. Tuvalete girerken sol ayakla girmek gibi türevleri mevcut. Kültür geleneğe dönüştüğünde böyle şeyler olur.

Şimdi burada aslında müthiş bir şey ortaya çıkıyor. Dinler de bir çeşit kültürdür. Dinler; biyolojinin etkisi ile ortaya çıkmış kültürün icadı mıdır? İnanan biri ise şunu sorabilir; dinler, her bölgeye ilahi güç tarafından kültürün uygulamanmasını sağlamak için mi gönderildi?

Bu o kadar ilginç bir konu ki; Kur’an’da dinin amacının insanları sahip oldukları yaratılışa ”fıtrata” döndürmek olduğu söylenir. (30. sure 30. ayet) Temizlikten oruca, domuz etinden alkole kadar uygulamalar; üzerine tek tek tartışılması gereken ilginç konular.

Konuyu daha da ilginç yapan ise; elimizde ciddi bir örnek olması. Veba salgını, yüzyıllar sürdü ve Avrupa nüfusunun 3’te birinin ölümüne yol açtı. Ancak, Bilim Tarihi kitaplarında dahi okuduğum üzere, Yahudi ve Müslümanlar bu salgından daha az etkileniyordu. Çünkü dinlerinin uygulamaları gereği temizliğe önem veriyorlardı. Hristiyanlar ise neden kendilerinden daha az etkilendiklerine anlam veremedikleri için Müslüman ve Yahudilere şiddet uygulamaları göstermiştir.

VikiPedi

Mikroorganizmalarla savaşımız milyonlarca yıldır sürüyor. Kültürel evrimi icat ettiğimizden beri savaşımızı teknoloji yoluyla sürdürüyoruz. Hastalığa yakalanan ölür, kalanların genleri sonraki nesli o hastalığa dirençli hale getirirdi. Biyolojik yoldan savaşımız milyonlarca yıl böyle sürdü. Ama artık herkesin ölmesini beklemiyoruz. Her şey ile teknoloji ile savaşıyoruz. Aşılarımız, ilaçlarımız, antibiyotiklerimiz, dezefektanlarımız var. Sorun şu ki; biz güçlendikçe düşmanımız evrim geçiriyor. Rekabet kızşıyor.

Covid-19 nedeniyle artık anlamak daha kolay. kusursuz bağışılığa sahip değiliz ve dünyanın öbür ucundan gelen bir virüs buradaki herkesin maske takmasına yol açabiliyor. Ama bugün daha güçlüyüz, aşıyı hemen bulduk, yoğun bakım ünitlerimiz ve solunum cihazlarımız var.

Ama atalarımızın yoktu. Savaşmaktansa yakalanmamak gerekiyordu. Önlem almak tedavi etmekten önemliydi, ki bugün bile öyle. Dolayısıyla binlerce yılda yerleşmiş kültüre çok dikkatli gözle bakmak gerekir. Uygulamalar için sebepler bugün için ortadan kalkmış olsa da; o dönem insanların için önemli idi. Bu şekilde; dinlerin tüm uygulamalarının doğru olduğunu savunmuyoruz ama bilimi keşfedip toplumu araştırdıkça ortaya çıkıyor ki; din de atalarımızın hayatta kalmak için kullandığı kültürden biri. Bugün diyete, tedaviye, YouTube videolarına ihtiyaç duyduğumuz gibi onlar da bir şekilde işe yaramış uygulamalara ihtiyaç duydular ve bir şeylere sığınarak genlerini devam ettirebildiler.

Şimdi en baştaki caps’a gelelim. Tokalaşmamak, yüzünü kapatmak, dışarı gereksiz çıkmamak. Erkek açısından bu uygulamaların virüsle alakası yok gözüküyor, ama dinle de alakası yok, dinde böyle bir şey yok. Bu bir gelenek. O gelenek de bir zamanlar işe yaramış bir kültüre dayanıyor. O kültür de pek çok sebebe dayanabilir; ki bunlardan bir tanesi virüsler ve hastalıklardır.

Konuyu daha ilginç bir yere taşıyorum; içdülerimize yüzbinlerce yılda yerleşmiş çoğu korkumuz; kültürün ve dinin konusu haline gelmiştir. Afrika’da yüzbinlerce yıl yaşayan atalarımızdan bize yılan korkusu ve gece karanlığının tehlikeleri miras kaldı. Edebiyattan mitolojiye kadar bakarsınız ki; yılan en korkulan, nefret edilen semboldür, hatta kutsal kitaplara bile girmiştir. Osmanlı İmparatorluğu dahil pek çok devlette binlerce yıl hava kararınca dışarı çıkmak büyük ayıp ve suç olarak görülürdü; bence sebebi Afrika’dan kalma gecenin tehlikelerinin içgüdülere yansımasına dayanıyor. Biyoloji psikolojiyi, psikoloji kültürü etkiliyor.

Mikroorganizmalarla savaşımız üzerine pek çok kitaba bakarsanız şöyle bir hisse kapılırsınız; ”Nasıl oldu da korkmadan milyonlarca insanın dolaştığı sokaklarda dolaşmaya karar verdik? Hastalık bulaşmasından nasıl oluyor da korkmuyoruz?” Aşılar, ilaçlar vs. bizi on yıllarca oyaladı, hastalık bize ulaşmadan tedavi bize ulaştı diye rahattık. Ama virüs artık bizim teknoloji ürettiğimizden hızlı evrimleşiyor ve belki de sokakta rahatça dolaşma günleri sona erdi.

Yeniden kültürün binlerce yılda icat ettiği düzene dönüyor olabiliriz. Belki maske kalıcı olacak, belki evden çıkmak büyük risk olmasına alışacağız, belki de aşı üstüne aşı bile yetmeyecek ve kısa zamanda tamamen evlere kapanıp insan görmeden yaşayıp gideceğiz. Kültürün icat ettiğini kültür yoluyla kaldırmıştık, ama sebepler durduğu sürece yeniden aynı kültürü icat etmeyi sürdüyoruz.

 5,331 defa toplam okundu,  56 kişi bugün okudu

”Artık komik bulunmuyorum, neden?”

Burada konumuz espiri anlayışı ya da mizah zekası değil ”komik” olmak olduğu için bilinçli erişim olmayan yönleri işledim.

GERGİNLİK YIKILMASI

Gülme, gerginlik yıkılmasının etrafa duyurulması sonucu evrimleşmiştir. Birinin düşmesi üzücüdür, düştüğünde gerginlik olur, sağlam bir şekilde ayağa kalkınca gülmeye başlarız. Birisi kafamıza vurur, geriliriz, döndüğümüzde arkadaşımız olduğunu görürüz, gülmeye başlarız.

Bu nedenle insanlar patronu şaka yapınca gülerler. Bunu ister istemez yaparlar, çünkü gerginlik peşindir; gerginliği yıkan en ufak şey gülmekle sonuçlanır. Eğer insanların sizden çıkarı olan bir pozisyonda iseniz, kendinizi komik zannedebilirsiniz. Bu iş yerindeki bir yöneticilikten tüm sınıfa ders notu sağlayan bir kişi olmaya kadar değişebilir. Pozisyonu kaybedince artık komik olmadığınızı düşünebilirsiniz.

ÖVGÜNÜN ZARARI

Espiri anlayışınızın geliştiği bir döneminizde insanlar size güldükçe beyniniz gülünen yolları ödül olarak algılar. Bu yüzden de sinapslar şekillenir ve sonraki sefer özgün şaka yerine daha önce işe yaramış şakalara dönebilirsiniz. Zamanla; espiri anlayışınız gelişmeyi durdurur, gülünen klasik şakalarınıza dönersiniz. Ama bunlar artık beklenti yıkamadığı için gülünmez hale gelirler. Etkisinde kalınan övgü; uzun vadede zararlıdır.

BİLİNÇDIŞI

Ne söylediğiniz üzerine bilinçli düşündüğünüz anda kekelersiniz, yavaşlarsınız. Sohbet bilinçdışına bırakıldığında samimi olduğunu ortaya çıkar, insanların gülmesi ve bir şeyin komik gelmesi için sizin bilinçdışınızda olduğunuza dair mesaj gitmesi gerekir.

Eğer herhangi bir gerginlik yaşıyorsanız; ya da en azından artık her söylediğinizde gülünüp gülünmediğini düşünüyorsanız karşı tarafın bilinçdışı sizde bir gerginlik olduğunu anlar. Dolayısıyla rahat hissedemez, gülmek için gerekli baskıdan bağımsız moda geçemez.

BEKLENTİ

Birileri sizden bir beklenti içinde olduğu için her dediğinize gülüyor olabilirler. Öyle ki, güzel bir kız, çekici bir erkek muhabbetinin iyi olduğunu, eğlenceli olduğunu rahatlıkla düşünebilir. Zaman içinde bu etki zayıflayabilir. Artık komik değilseniz; muhtemelen hiçbir zaman komik değildiniz ve belki de artık yaşlanıyorsunuz.

AYNA NÖRONLAR

Ayna nöronlar nedeniyle karşımızdakinin deneyimlerini aynen kopyalayabiliriz. Dizini çarpan birini görünce dizimiz kasılır, esneeyn birini görünce esneriz. Gülmek de böyle bir etkiye sahiptir. Ama bazı insanlar; doğuştan karşı tarafın gülmesine yol açan mimimklere sahiptir. Onlar güldüğünde ister istemez güler.

Ama yaşlandıkça bu mimikler kayboluyor olabilir. Ya da tavır değişikliği, stres veya başka bir nedenle doğal gülüşünüzü kaybedebilirsiniz.

AYRICA BKNZ.

  • Gerginlik yıkılması ve gülmenin evrimi; Evrimsel Biyoloji ve Antropoloji kitaplarında geçen bir konu. Maymunlarda diş göstermenin insanda gülümsemeye, sosyal canlı olan insanda etrafa gerginlik olmadığını sesli gülerek bildirmeye evrildiğini okuyabilirsiniz.
  • Övgünün zararı; Bilişsel Psikoloji ve Nöroloji kitaplarında geçen bir konu. Doğduktan sonra yaşadığımız tüm deneyimler nöron yolları ve sinapsları şekillendiriyor. Övgü de pek çok tercihimizi etkiliyor.
  • Bilinçdışı; Bilişsel Psikoloji ve Nöroloji kitaplarında geçen bir konu. İnsanlar arasında bilincin tepsit edemediği iletişim detayları var. Bunların ne olduğunu nokta atışı bilmiyoruz ama milyonlarca yılda evrilmiş beynimiz anlıyor.
  • Beklenti; Sosyal Psikoloji ve Evrimsel Psikoloji kitaplarında geçebilecek bir konu. Hayatta kalma ve genleri devam içgüdülerimiz; pek çok davranışımızı şekillendiriyor.
  • Ayna Nöronlar; Evrimsel Biyoloji ve Nöroloji kitaplarında geçen bir konu. Çok yeni olan bu mucizevi buluş sonrası pek çok şey anlam kazandı.

 3,229 defa toplam okundu,  32 kişi bugün okudu

Hayatını hacklemek: kendi beyninin kontrol odasına girmenin bilimi

Aynı anda üç beyne sahibiz;

  • Sürüngen beyin
  • Limbik sistem
  • Neokorteks

Bu bölümler aynen sürüngenlerde, kuşlarda, memelilerde ve insanlarda da varlar.a Ama ayrı evrimleşme süreçleri geçirdiler, ayrı prosesleri işleyebiliyorlar. Bir sürüngen daha çok sürüngen beynin kontrolde olduğu bir hayat sürerken, bir memeli limbik sistemi ile hareket eder. Geniş bir kortekse sahip insanlar için ise korteks daha önemlidir.

Ama şunu unutmayalım, bunlar sıradan beyin bölümleri değil. Bu üç beyne ayna anda sahibiz ve hangi beynimiz kontrolü ele alırsa alsın; beynin tüm bölümlerine erişimi var.r Sadece direksiyon birinden diğerine geçiyor.

Bir kertenkele küçük bir sesten irkilip nasıl savaş-kaç tepkisine geçiyorsa, tehlike anlarında insan için de aynısı geçerli. Yani sürüngenlerden evrimleşmemizin üzerinden milyonlara yıl geçmiş olsa da hala beynimiz durmaya devam ediyor; çünkü evrim çalışan parçaların üzerine inşa olarak devam eder.n Benzer şekilde; limbik sistem memelilerin hayatlarını sürdürmeye yarar. Duygular ve hisler yoluyla ne yapacaklarına karar verirler, ki insanlar da bazen bu moda geçer, hatta bu modda kalarak düşünmekten kurtulmaya çalışır. Bir anne bebeğini severken oksitosin yükselişi yaşanır, iş arkadaşınız espirinize gülmeyince serotonin düşüşü yaşarsınız. Memeliye dönüşüp duygularımızın kontrolüne girdiğimiz pek çok durum yaşarız.

Kaynak: Yanılgının İcadı

Sürüngen beyin; ”içgüdüler” manasına gelir. Limbik sistem ise; ”duygular”. Peki korteks nedir; ”deneyimler”. Şartlar sürekli değişir, canlılar değişen şartlara adapte oldukça hayatta kalabilir. Yani yaşadıklarımız ne yaptığımız üzerine etkili olmasaydı genlerimiz devam etmezdi. Ama korteks, insan için diğer canlılardan biraz daha farklı anlam taşır.

  • İnsan, diğer canlıların aksine ‘default’ deneyimleri olmadan doğar
  • İnsanın korteksi diğer canlılardan daha büyüktür

Bir ceylan doğar doğmaz yürümeye başlarken insana yürümeyi bile öğretmek gerekir. Doğduktan sonra yıllarca bakıma muhtaç olmamız yetmezmiş gibi; aile eğitimi, okul eğitimi hatta toplumsal kurallar dahil hayatın ilk 3’te birlik kısmını eğitimle geçirir, deneyim edinerek hayata başlarız. Bunun neden böyle olduğu; hızlı beyin büyümesi nedeniyle binlerce yıl önce kadınların kendilerini erken doğuma zorlamış olmaları, 9 aylıktan daha uzun süre doğum yapmayan kadınların doğumda ölmeleri. Bu yüzden henüz anne karnında oluşması gereken deneyimlerimize sahip olmadan doğuyoruz.

Büyük bir kortekse sahip olmak ne anlama gelir? Deneyimlerin çok daha önemli olduğu bir evrimsel süreç yaşanmış olması. İnsanın sürekli değişen şartlara daha hızlı adapte olması gerekmiştir. Sürüngenler içgüdüleri ile deneyimlere çok az güvenerek hayat geçirebilirler. Memeliler duyguları ile deneyimlere çok az ihtiyaç duyarlar. Ama insan için deneyimler her şey demektir. Sadece içgüdüler ve sadece duygular ile hayatta kalamayız.

Büyük bir kortekse sahip olmanın etkisi ile içgüdü ve duyguları baskılayabiliriz ve her gün bunu yaparız. Çekici bulduğumuz biriyle o an çiftleşmeye çalışmayız, açken lokantanın önünden geçince birinin yemeğini önünden almayız, öfkelenince karşımızdaki kişinin yüzüne yumruk patlatmayız. Korteksimiz; duygu ve içgüdülerimizi baskılamamızı sağlar.

Korteksimiz, doğumumuzdan itibaren yaşadığımız ve düşündüğümüz her şeye göre şekillendi. Bir nörondan elektrik geçmesi, bir sonraki sefer o nörondan elektrik geçme ihtimalini artırır. Kullanılmayan nöronlar körelir. Bildiğiniz basit bir matematiksel algoritma olarak düşünün. Çay ile kahve arasında tercih yaparsanız ve çoğunlukla çayı seçerseniz; çayı seçme ihtimaliniz yükselir. Beyniniz o yolu seçmekten keyif alır. Uzun süreli aynı seçimler sonucu o yol sağlamlaşır ve artık o yolu kullanmayınca rahatsız olursunuz, alışkanlıklar böyle doğar.

Benzer şekilde duygular da sinapsları şekillendirir. Tatlı veya acı deneyimler sonucu nöron yollarından defalarca elektrik geçmeden de bir yerde bağıntı oluşabilir. Arkadaşınızla kavga ettiğiniz kafeye bir daha gitmek istemeyebilirsiniz. Sizi düşerken tutan tanımadığınız birinden o an hoşlanmaya başlayabilirsiniz.

Sinapslar

Her saniye bazı nöronları kullanır, bazı nöron yollarını sağlamlaştırırsınız. Bazılarını da kullanmaz, zayıflatırsınız. Ayrıca birlikte olan şeyleri beyin birbirine bağlar, birini görünce diğerini arar. Ayrıca sizin fark etmeyeceğiniz kadar küçük örüntüleri fark eder ve bunları işler. Hatta ayna nöronlar nedeniyle kendi yaşamadığınız deneyimleri bile başkalarını izleyerek edinebilirsiniz. Beynimiz her saniye değişkendir ve bir saniye sonra bir önceki saniyedeki kişi değilsinizdir.

Bunun doğumunuzdan beri gerçekleştiğini düşünün. Sevdiğiniz, nefret ettiğiniz her şey sadece hangi tesadüfi koşullar nedeniyle hangi nöronları ne kadar kullandığınıza, hangi duyguları yaşadığınıza bağlı. Neye alıştığınızdan neyi asla yapmayacağınızı söylediğinize kadar; deneyimle ilişkili. Üstelik ne kadar aksini iddia etseniz bile; bunların tamamı kolaylıkla değiştirilebilir. Alışkanlıkları değiştirerek kullandığınız nöronları kullanmamaya, enerjiyi başka yere aktarmayı başarabilirsiniz. Unutamayacağınızı sandığınız eski sevgilinizi unutabilir, sigarayı bırakabilir, keman çalmayı öğrenebilir, yılan korkunuzu yenebilirsiniz.

Buna nöroplastisite denir. Beynimiz plastik gibidir, esnektir. Kalıcı ve sağlam bağıntılar oluşturduğunuzu sansanız bile onlar gücünü sadece her saniye kendisinden elektrik geçmesinden alır ve kullanmazsanız köreleceği gibi başka nöronlar kullanarak bunu hızlandırabilirsiniz. Yani kim olduğunuzu tamamen ve hızlıca değiştirebilirsiniz.

Ama bir yerlerde birinin bu değiştirme kararını alması gerekir. Yoksa kortekse sahip memeliler ve sürüngenler de bunu yaparlardı. Ama yapamazlar. Biz sadece geniş kortekse sahip memeli değiliz, insanda farklı olan bir şey var. Bir şeye defalarca maruz kaldığınız için yapmazsanız ölecekmiş gibi hissettiğiniz halde yapmama kararı almanızı ya da bir şey sizi ölümüne korkutsa da korkacak bir şey olmadığınızı söylemenizi sağlayan nedir?

Frontal lob

Cevap: Frontal lob. Beynimizin alnımız tarafına düşen bölgesi. İnsan beyninin en son evrimleşen kısmı. Öyle ki, bu kısım evrimleştikten sonraki kısmına ”insan” diyoruz. Bizi ”geniş korteksli memeli” değil de ”insan” yapan şey; frontal lob.

Bir sokak köpeği düşünün. Yapay seçilim sonucu insan görünce sevilmek istiyor, hayatta kalma mekanizması insan sevgisine bağlı olmuş. Ama sokakta çocuklar onu taşlamışlar, canını yakmışlar. Kortekse acı deneyim işaretlenmiş, sinapslar şekilleniş. Bu köpek nerede insan görse kaçmaya devam edecektir. Durduk yere bilinçli olarak bu kararını değiştiremez. Beyninde biyolojinin programladığı matematiksel algoritma; hangi beynin üstün geleceği ile ilgili davranışlar göstermesini sağlar.

Örneğin; açlığı korkusuna baskın gelince korktuğu halde insanların yanına yaklaşabilir. Ama bunun için de bilince veya bir karara gerek yok. Sürüngen beyin, limbik sisteme baskın geliyor; o kadar. Sonra ona yiyecek veren sevecen bir kız çocuğunun yanında korkusuna rağmen yiyecek yedi, o da başını okşadı. Sinapslar iyi yönde şekillendi, kortekse yeni deneyim oluştu. Bu güzel duygu sonraki sefer; korteksin limbik sistemdeki korkuya baksına gelmesine yol açabilir. Yine bir karar yok; yine milyonlarca yıllık algoritmanın işleyişi. Hangi beynin üstün geldiği ile milyonlarca yıldır dönüp duran düzenin kendisi.

İnsanlar da çoğunlukla böyle yaşarlar. Sabah alarm çaldı. Hala uyuması gerektiği bilgisine sahip korteks ile işe gitmezse patrondan azar yeme riskini yüzünden serotonin düşüşü yaşayan limbik sistem arasındaki çatışmadan kim galip gelirse onun istediği olur. Limbik sistemdeki düşüş, kortekse baskın gelince uyanır. Binlerce kez daha kahvaltı bile etmeden sigara içtiği için, kortekste sağlamlaşmış olan nöron yolu onu sigaraya yönlendirir. Otobüse binmeden önce fırının önünden geçerken onu açlığı onu fırına kadar yürümek için dopamini kullanır. O sırada çalan korna ile sürüngen beyin daha düşünmeye fırsat kalmadan anında kaldırıma tekrar çıkmasını sağlayarak onu hayatta tutar.

Toplumun büyük çoğunluğu bir ömür neredeyse hiçbir zaman kararlarını gerçek manada kullanmadan hayatın akışında standart algoritmanın düzenlediği şekilde yaşarlar. Alıştıkları düzenler, aşina oldukları düşünceler, hayat boyu edindikleri kültür ve deneyimler ile sürekli olarak korteks, libmik sistem ve sürüngen beyin arasında gidip gelirler. Kendi istediğini zannederek bir şey yapmak konusunda beyni onu ikna etse de; aslında tek yaptığı matematiksel olarak hangi nöronlardan daha çok elektrik geçtiği, sinapsların hangi olaylara göre şekillendiği ve evrimsel süreçte sahip olduğu sürüngen ve memeli beynin; aslında kesinlikle hiç uyumlu olmadığı modern toplumda durduk yere onu yönlendirmesine esir olarak yaşarlar.

Yani insanların çoğu; modern toplumda yaşayan sıradan bir hayvandır.

”Sevmiyorum işte, ne yapabilirim”, ”Ben bağımlıyım, başka çarem yok”, ”Ben hayatta onu öğrenemem”. Frontal lob olmasa insanlar haklı olacaktı. Defalarca o nöron yolunu kullanmış, sonraki sefer o nöron yolu baskın gelecekti ve hakikaten sigarayı bırakamayacak, her akşamki rutininin dışına çıkamayacak, telefonu elinden bırakamayacaktı.

Ama frontal lob, tüm bu iddiaları boşa çıkarır. Bir karar almak, kendine dışarıdan bakmak yeterlidir. Evet, insanı insan yapan vasıflardan biri budur; kendimize dışarıdan bakabiliriz. Deneyim, nöron yolları, sinapslar ne söylerse söylesin; o an onu yapmadan durabiliriz. Dahası; bir ”life hacks” metodu olarak; bunu yapmak için işlerimizi kolaylaştırabiliriz.

”Düşünmek” dediğimiz davranış frontal lobdadır. Evrende bildiğimiz kadarıyla bir tek insan; evrenin anlamı üzerine kafa yorabilecek zekaya sahip. İnsan beyni bilinen en karmaşık madde; hatta evrenin tamamından daha karmaşık.

Günlük hayatta çoğu davranışımız ”otomatik süreç” altında yaşanır. Bir şeyi birkaç kez yaptığınızda beyin onu kortekse taşır ve artık düşünmenize gerek kalmaz. Bir futbolcu düşünerek değil düşünmeden şut attığında daha başarılı olur; çünkü bilinçdışı örüntüyü kortekse tanımlar ve bilincin anlayamayacağı kadar karmaşık nöron yollar oluşturur; her kas, kemik, sinir ve hücre üzerine düşünerek. Bilincimiz bunu yapamaz.

Bir çita nasıl koştuğu üzerine düşünmez, otomatik süreçtedir. Ama insanın bir de hayvanların sahip olmadığı ”derin düşünme” modu vardır. Bu mod çok enerji harcar ve sürekli bu modda kalınamaz. Ama bir hayat sırrı olarak; bilincimizi dışarıdan yönlendirerek işin büyük kısmını otomatik sürece atabiliriz. Böylece çok az ama bilinçli kararlar vererek hayatın direksiyonunu birden lehimize çevirebiliriz.

Frontal lobunu kullanan bir insan; değiştirmek istediği avantajlarını değiştirmek için düşüncesini kullanır. Ortamını, rutinlerini değiştirerek istediği kişi olmaya giden yolu kolaylaştırır. Bir bağımlı için ne kadar zorsa onun için de o kadar zordur. Ama frontal lob; bunu kolaylaştırmanızı sağlayacak davranışları bulabilir, bilimi ve teknolojiyi kullanır, başkalarının deneyimlerini ödünç alır. Zor bir işi kolay hale getirir.

Entelektüellik nedir; hayatta kalmak için beyninizin sizi yönlendirdiği içgüdüsel davranışlar dışında da bir şeyler yapmak. Sıradan bir insan sokak köpeği örneğindeki gibi beyninin modlarının kendi içindeki savaştan kimin galip çıktığına göre davranışlarının akışında yaşarken; düşünen insanlar akışı dilediği gibi yönlendirip enerjisini frontal loba taşırlar. Önemli insanları düşünün. Sürüngen beyin, limbik sistem ve korteks; onları da hayatta kalmak konusunda uyarmaya çalışıyordu, ama onlar her kararını kendi adına kendisi veriyor, beynini dilediği alana kendisi yönlendiriyordu.

  • ”Ben sigarayı bırakamıyorum, içmezsem elim ayağım titriyor.” Haklısın, defalarca maruz kalma sonucu korteksin sigara ile birlikte şekillendi ama bırakma kararı alırsan kullanmadığın nöronlar yeni bağlantılar oluşturacak, elektrik başka kanallardan gidecek.
  • ”Bir keresinde muzdan zehirlendim, hayatım boyunca yemeyeceğim” Tiksinme, atalarımızı hayatta tutmuş olan içgüdü. Beynin muz yersen öleceğini düşünen sinapslar oluşturmuş. Defalarca muz yersen nöron yolları oluşur ya da aç bir anında yersen beyin seni ölmekten muzun kurtardığı ile ilgili sinapslar şekillendirir.
  • ”Ben örümcekten ölesiye korkuyorum.” Sürüngen beynin 200 bin yıl Afrika’da yaşamış Homo sapiens atalarının ölümüne en çok yol açan bu böcekten korkmana neden oluyor, böylece seni hayatta tutmaya çalışıyor. Etrafımızdaki örümceklerin zehirli olmadığı bilgisi ve maruz kalma sonucu korteks yoluyla sürüngen beyne baskın gelebilirsin.
  • ”Sevgilimden ayrıldım, hayatın anlamı bitti” Beynin genlerin devamını tehlikeye attığın için buna ölme ihtimali gibi tepki gösteriyor. Limbik sistemde oksitosin ve dopamin düşüşü yaşıyorsun. Başka deneyimler ile bu hormonları yükseltip hayatın devam ettiğine kendini ikna edebilirsin.
  • ”Bir sürü hayat sorunum olduğu halde sosyal medyadan ayrılamıyorum.” Beynini sonsuz anlık etkileşime adapte olarak karar alma süreçlerini hayat boyu erteleyebilirsin, çağın hastalığı bu. Ama şuan karar alıp hayatla ilgili tüm kararları gözden geçirebilecek mekanizma; milyonlarca yılın ardından bu çağa ulaşmayı başarmış bu müthiş beyin için bu kararı almak çok kolay. Uygulamanın kolay olması için de korteksi kendi isteğinle yönlendirmen gerekli..

Çağımız insanı neden duşta müzik dinliyor, yemekte dizi izliyor, dişçi randevusu beklerken telefonla oynuyor, uykudan bayılana kadar ekrana bakmayı bırakmıyor; karar alması gerektiğini söyleyen frontal lobla başbaşba kalmaktan kaçmak için. Bertrand Russell der ki; ”İnsanların çoğu düşünmektense ölmeyi yeğler, gerçekten de yaptıkları budur.”

Müthiş bir çağdayız, harika kitaplar var, bilim inanılmaz ilerledi. Kendi hayatımızın kontrolünü alacak her şey elimizde mevcut. Basit bir telefon, not defteri, bilgisayar, çalışma masası ve kahve ile her gün kararlar alan ve hayatı istediği yöne çeken biri olabilirsiniz. Frontal lobunuzu kullanarak; korteksinizi, limbik sisteminizi, sürüngen beyninizi yönetebilir; zor şeyleri kolay hale getirip hayatı tüm zorluklarına rağmen katlanılabilir hale getirdiğiniz gibi, ortaya müthiş şeyler çıkarıp entelektüel hazlar yaşayabilirsiniz.

Not: Frontal loba geçmeyi sonsuza kadar erteleyemezsiniz, bunu siz yapmazsanız beyniniz kendisi yapar; adına da depresyon denir. Korteksinize tanımlanmış keyiflerinizi bile daha fazla düşünüp önemli kararlar almanız için askıya alır. Düşünmeyi sürekli ertelemenin bedeli; sürekli düşünmeye mahkum olmaktır.

Not: Korteks ”zeka”dır, frontal lob ”akıl”. Aklın önemini bu yazıda okudunuz, zeki olmanın dezavantajı üzerine bu yazıyı okuyabilirsiniz.

 8,951 defa toplam okundu,  34 kişi bugün okudu

Zeka nerededir? Zeki olmak neden dezavantajdır?

Beynimizi içten dışa evrimsel katmanlarla inceleyelim.

Sürüngen beyin, hayatta kalma içgüdülerimize sahip kısmımız. Milyonlarca yıldır nesilden nesile aktarılan mekanizmalarımız burada.

Limbik sistem, duygularımız. Hayatta kalmak için biraz daha kompleks yapılarımızdan oluşuyor.

Korteks ise; deneyimlerimiz. Doğumumuzdan itibaren kullandığımız nöronlar, bunlar arasındaki bağıntılar ve sinapslar burada şekilleniyor. Yaptığımız ve düşündüğümüz her şey; her saniye bu bağıntıların oluşması, sağlamlaşması veya kaybolması üzerine.

Kaynak: Yanılgının İcadı

İnsan, diğer canlılara kıyasla büyük bir kortekse sahiptir. Ama onların aksine neredeyse hiç bağıntı olmadan doğar. Yani iki nedenle de doğum sonrası deneyimler büyük önem taşır. Bir ceylan doğar doğmaz yürürken, insana bu bağıntıları bile doğduktan sonra oluşturmak gerekir. Üstelik kültürel olarak çok kompleks bir dünyaya geldiğimiz için, on yıllar boyunca eğitim alırız.

Yaptığımız tüm davranışlarımız ve düşüncelerimiz yukarıdaki hiyeraşi ile açıklanır. Örneğin, yüksek ses duyunca kafanızı eğmenizden içtiğinizin içinde bir şey olduğunu fark edince tükürmenize ya da bozuk sütün kokusunu kötü bulmanıza kadar limbik sistem ve sürüngen beyinle ilişkilidir. Atalarınızı hayatta tutmuş mekanizmaların genler yoluyla beyninizde bulunan yansımalarıdır.

Buna karşılık; bazı insanlar bazı şeyleri sever ya da nefret eder. Herkesin hoşlandığı bir şeyden hoşlanmayabilirsiniz. Benzer durumlarda farklı davranışlar geliştirebilirsiniz. Bazı konularda iyi ya da kötü olabilirsiniz. Bunlar doğduktan sonra oluşturduğunuz bağıntılarla ilgilidir. Hangi nöron yollarının sağlamlaştığından hangi sinapsların oluştuğuna kadar.

Yani bu mekanizma, neredeyse her şeyi açıklıyor Peki zeka nerededir? Maalesef zekaya insanların yüklediği anlam ile gerçekte olan farklıdır ve cevap neredeyse hiçbir zaman zeka ile ilişkili değildir. Beyinle ilgili bir konuda ana gündemi zeka olandan, zeka satandan, zeka pazarlayandan kaçınız. Beyinle ilgili işe yarar neredeyse hiçbir şey zeka ile açıklanmaz. (Kitaplığımdan beyinle 500 kitap seçsem, belki 5 tanesinde zekayla ilgili kısımlar bulurum)

Michelangelo’nun sanatta inanılmaz olmasına bakarsınız. Sonra öğrenirsiniz ki 5 yaşından itibaren gece gündüz büyük ustaların yanında çalışmış. Büyük çalışmaları bir ömür nöron yollarının ve sinapsların şekillenmesi ile oluşmuş.

Müthiş frikik atan bir futbolcuya bakarsınız. Öğrenirsiniz ki; antremanlardan önce 1 saat çalışıyor. Aynı şutu milyon kez ata ata artık ustalaşmış

Elbette doğuştan ortalama insanların belki asla yapamayacağı yeteneklere sahip insanlar var ve bunlara ”dahi” diyoruz. Ama ortalama kitle olarak bizler neredeyse her zaman aslında çalışarak kazanabileceğimiz yeteneklere imreniyoruz. ,

Soldaki bir beş yaşındaki bir dehanın çizimi. Ortadaki Da Vinci’nin bir ömürlük çalışma sonucu edindiği.

Beyin, sık kullanılan nöron yolunu sağlamlaştırır, miyelinler oluşur. En kısa yollar üzerinde örüntü oluşturur. Duygular sinapsları şekillendirir. Zeki dediğimiz insanların ”otomatik” gelen davranışları hakikaten otomatiktir, çünkü beyinleri doğduktan sonraki deneyimlere göre daha az enerji harcamak için o yolları sağlamlaştırmıştır.

Ama sanıldığı gibi ”her konuda” işe yarayan bir zeka çeşidi yoktur. Zeki gördüğünüz insanların çoğunlukla bazı konularda zeki olduğunu, başka konulara geçildiğinde gerçekten de sizin kadar çabalaması gerektiğini görürsünüz. İmrendiğiniz avantajlar; doğum sonrası deneyimlerdir.

Kendi bağıntılarınızı oluşturarak dilediğiniz konuda zekileşebilirsiniz.

Doğuştan gelen avantaj yok mudur; vardır. Bir arkadaşınız piyano çalmayı 10 ayda öğrenirken, siz 14 ayda öğrenebilirsiniz. Ama onun iki katı çalışarak ondan önce öğrenmek mümkün. Buna karşılık aynı arkadaşınızla farklı konuda siz avantajlı, o dezavantajlı da olabilir. ”Bireysellik çağı” üzerine yorumlar ve araştırmalara bakılırsa insan sayısı kadar ayrı beyin türü, çünkü ayrı bağıntılar var. Siz kendi beyninizle ilgileniniz.

Yani dilediğiniz konuda siz de zeki olabilirsiniz. ”Çok zeki” dediğiniz insanlar avantajlı olduğu cephede çarpışıyordur.

Yani ilginç şekilde; bu çağda zeka dezavantajdır. Çağ öyle hızlı değişiyor ki, bir alanda sağlamlaşmış bağıntılara sahip insanlar başka alanlara adapte olamıyor. Hiç bağıntısı olmayan sıradan bir insan yeni bir işte daha kolay adapte oluyor. Ama bağıntılar sürekli değişken. Artık zeka çağında değiliz. İşler, unvanlar, meslekler, ihtiyaçlar ve çağ aşırı değişken durumda.

Hatta çoğu araştırma artık bir alanda en uç noktaya gitmiş insanlar yerine çok fazla alanda sıradan işler yapmış insanların daha çok işe girdiğini söylüyor. Çünkü ”uzmanlık”; çok sağlamlaşmış nöron yolları ve bağıntılar demek iken ”çokyönlülük” pek çok sağlamlaşmaya müsait bağıntı ihtimali demek. Yani bu kadar multidisipliner çalışılan bir çağda çokyönlü olmak bir alanda en iyi olmaktan daha büyük avantaj.

Bu yazının konusu olmasa da aşırı zeki ”savant”larla ilgili örneklere bakılabilir. “Aptal dahi sendromu”nda insanlar hiçbir insanın çalışarak bile sahip olamayacağı vasıflara sahip olabiliyor. Aklından milyar basamaklı sayıları çarpmak, yere düşen kibrit kutusundaki kibritleri tek görüşte saymak ya da muazzam piyano yeteneğine sahip olmak gibi. Ama aynı kişiler sokağa bırakıldıklarında evinin yolunu bulamıyor ya da sıradan günlük faaliyetlerde bile sıkıntı yaşıyorlar. Hatta günlük hayata kazandırılmaları artırıldığında, deha yeteneklerinde gerileme görülüyor.

Bir konudaki zeka; insana kendini iyi hissettirdiği savaşa çağırıp durur. Zeki olduğunuz alanda kalmak istersiniz. Karşınıza pek çok fırsat çıktığında bile kendinizi iyi hissettiğiniz, avantajlı olduğunuz cepheye kaçarsınız. Hayatın başında bir konuda avantajlı olduysanız ve o konudaki avantaj sonucu başarı elde ettiyseniz, yetenekli görüldüyseniz, kendinizi iyi hissettiyseniz; o nöron yolları ve sinapslar tüm düşüncenizi şekillendirir. O geniş korteks, yani aslında o zekanın kendisi hayatın kalanı için dezavantaj olabilir. Hayatın kalanını tek bir başarı üzerine inşa etmemek için belki de zeki olmamak en iyisidir.

Anlayacağınız gibi zeka ”korteks”tedir ve insanların sandığı gibi bir kavram değildir. Beynin tümünün kendi içinde organize çalışmak için bazı bağıntıları fazla kullanmaktan kaynaklı kısayollar oluşturmasıdır. Ve her konuda geçerli değildir.

Ancak akıl öyle değildir. Peki akıl nerededir?

ikinci yazıda ”akıl” konusuna geçiyoruz.

 6,188 defa toplam okundu,  22 kişi bugün okudu

Beynimiz neden böyle çalışmaz: direksiyonda kim var?

İki hemisfer ile adeta iki ayrı beyne sahibiz. Öyle ki, beyinlerinin yarısı alınan hastalar ‘neredeyse’ normal şekilde hayatlarına devam edebiliyorlar. Bölünmüş beyin hastalarında vücudun bazı uzuvları ayrı bir insan gibi davranıyor; ki öyle sayılır.

Peki günlük hayatta hangi beynimizin kontrolde olduğuna kim karar veriyor? Video bu konuyu açmak için ilham verdi. Görüldüğü gibi genç kız araba kullanmayı öğrenirken babası da direksiyonda. Panik anında ikisinin de eli direksiyona gidiyor, bu noktada arabayı kimin kullandığı belli değil. Ve kaza gerçekleşiyor.

Beynimizi bu otomobil gibi düşünelim. Tek direksiyon ve iki hemisfer var. Eğer her olayda iki beynimiz de direksiyonu kontrol etseydi genlerimiz bugüne ulaşmazdı. Eninde sonunda bir beynimiz direksiyonda olmalı, panik anında bile.

Dolayısıyla iki beynimizden biri daima direksiyonda iken diğerinden gelen uyarıları görmezden gelerek yola devam eder. Bir beynimiz (direksiyondaki kız gibi) arabayı kullanmaktadır, diğeri (ön koltuktaki baba gibi) ona sürekli yol, hız ve risklerle ilgili uyarılarda bulunmaktadır.

Bunu günlük hayatta sürekli yaşarız ama direksiyondaki beynimiz bizi diğerinden gelen uyarılar konusunda haberdar etmeden arabayı kullanmaya devam eder. Örneğin ayağınızdaki küçük bir acıyı fark etmezsiniz, kulağınıza giren çoğu sesten haberdar olmazsınız, yanıldığınız bir konuda kendinize inanmaya devam edersiniz. Kendi beyniniz tarafından gelen uyarıları bastırmak; yeninizin yarısının yaptığı iştir.

Kaldırımda yürüyorsunuz diyelim. Yoldan araçlar geçiyor. Beyniniz bir tanesinin diğerlerinden hızlı geldiğini söyledi, yürümeye devam edersiniz. Işığın diğerlerinden yakın olduğunu söyledi, yürümeye devam edersiniz. Ama araba kaldırıma çıktığına dair bir ses geldi.

İşte o an artık diğer beyninizi duymazdan gelmeyi bırakırsınız, önkoltukta oturan direksiyonu alır. Videodaki gibi her ikisi de direksiyonda olmaz, direksiyon mantıklı beyninize geçer. Ve böylece hayatta kalırsınız. Panik anında iki beyniniz de direksiyonda olsaydı ya da diğer beyninizi sonsuza kadar görmezden gelseydiniz, genleriniz bugüne ulaşmazdı.

Eğer kaldırımda yürürken her küçük detayı dikkate alsaydınız da ilerleyemezdiniz. Evrimsel mekanizma; beyinlerinizin bir tanesini uyarıları dikkate almamaya, diğerini de her uyarıyı değerlendirmeye yönlendirmiştir. Genlerimizin bugüne gelmesi, bazen aptalca bile olsa davranışlarımızda ısrar etmek, kendimize inanmak ve kendimizi kandırmak sayesinde oldu.

Günlük hayatta da böyleyiz, her an kendimizi kandırıyoruz. Bir arkadaşınızın aslında güvenilmez olduğuna dair bilgi aldınız, küçük bir yalanını yakaladınız, ufak bir şüphelenme yaşadınız. Bunlar fikrinizi değiştirmeye yetmiyor. Ama günün birinde inkar edilemez öyle bir bilgi geliyor ki, diğer beyniniz devreye giriyor.

Beklentinin yıkılmadan önce, kendimizi kandırdığımız ortaya çıkana kadar direniriz, hatta ortaya çıkması gereken, diğer beynimizin direksiyona geçmesi gereken anlarda tepkiselleşiriz. Tartışmalarda genelde yaşanan budur. Karşı tarafın duymak istemediği şeyler ortaya çıkardıkça, diğer beyni ona uyarıları bağırdıkça; direksiyondaki kız babasını duymazdan gelmeye devam eder ve onu duymamak için sinirlenir.

Bu iki hemisferin hangi hemisferler olduğu başka bir yazı konusu.

 3,555 defa toplam okundu,  18 kişi bugün okudu

Dili kaybederek beynimizin hangi avantajını kaybettik

TRT’den 1971 yılında banka soygunu sonrası röportajlar. İnsanların söyledikleri, üslubu, güzel Türkçe’leri çok şahane, elbette yorumlarda da bu sevimli görüntüye dikkat çekiliyor. Ancak ben dikkatinizi başka bir yöne çekmek istiyorum; verdikleri spesifik detaylar.

Panik anında, milyonlarca yıldır olduğu gibi alt beynimiz devreye girer, amigdala uyarılır, koritzol salgılanır ve odağımızı kaybederiz. Pek çok deney; insanların panik anında detayları tespitini kaybettiğini göstermiştir. Ama videodaki insanlar detayları fark etmişler.

The GodFather (1972) filminde Clemanza; Michael’a süikastle ilgili eğitim verirken adamları vurduktan sonra silahı (polisin bulması için) yere atmasını söyler. Tabancasız olay yerinde kaldığı için endişelenmesine gerek yoktur; kimse olayın şoku ile tabancayı attığını bile görmeyecektir.

Çünkü bunun bir istisnası var. Eğer korteksinizi yeterince kullanan biriyseniz, kültürlüyseniz; panik anında alt beynin kontrolü eline almasına engel olabilirsiniz. Böyle bir anda bile “soğukkanlı” olur, detayları görebilrisiniz. Video bu yönden müthiş.

Serebral korteks, beynimizde dil ile ilişkilendirilen bölüm

“Dili güzel konuşmak” bir simge elbet, üstelik dil; kortekstedir ve insanı insan yapan, Homo sapiens’i Homo erectus’tan ayıran beyin gelişimi dil sayesinde olmuştur. Koca bir toplum daha 50 yıl önce iyi bir eğitim sonucu mantıklı davranıp yaşıyormuşuz.

Yani sadece anadilinize bile odaklanacak kadar korteksi kullanan biri iseniz; tepkiselliğiniz, duygusallığınız azalır; panik anında bile mantıklı biri olursunuz.

Sadece düzgün bir toplumsal eğitim; bir banka soygunundaki rastgele insanların bile ciddi panik yaşamasını bırakıp mantıklı davranmasını sağlayabiliyormuş. İşte kaybettiğimiz bu. Eğitimi kaybederek her şeyi kaybettik.

Bugün mantığı yeterince kullanmıyoruz; çünkü korteksin direksiyona geçeceği kadar beyinlerini kullanmıyor insanlar. Başkaları onların yerine düşünüyor, kendilerini eğitmiyorlar. Sonuçta da duygusal ve içgüdüsel bir modda yaşıyorlar. En ufak şeyler travma ve paniğe neden oluyor.

Sadece dil’in bile korteksi kullanmak için ne kadar önemli olduğuna şaşarsınız. Bugün “de bağlacının yazımı” ile “küfür”ün normalleşmesini tartışıyoruz.

Dil, kültür yoluyla biyolojiye etki edebildiğimiz bir avantajımız. Adeta beynimizin programlama dili. Sadece dili kullanarak beynimizi değiştirebiliriz. Dili kullanma beceriniz arttıkça düşünme beceriniz artar. Miandji şöyle der: “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.”

 2,837 defa toplam okundu,  20 kişi bugün okudu

Keyifleri bölmek neden depresyonu önler?

Yüzbinlerce yıl önceye gidelim.

Günboyu yürüyüp küçük bir yemiş buluyorsunuz. Biraz daha gidip elma buluyorsunuz. Biraz daha gidip başka bir şey arıyorsunuz. Yürüdüğünüz yolu heba ederseniz; bulduğunuz şeylerin sağladığı enerji, ya da bulamamak; yürümek için gereken enerjiyi karşılamaz. Bu yüzden de her adımınızı dikkatli seçmeniz gerekir.

Bu yüzden de sinapslar; daha önce işe yaramış bağlantıları işaretler, iyi şeylere çıkan davranışlar iyi hisler yaşatır. Eğer bir yoldan yürüyüp sonunda su bulamazsanız, ya da yanlış bir şey yapıp aslanların elinden zor kurtulursanız; sinapslar bunları da kötü duygularla eşler. Böylece bir dahaki sefer hislerinizi takip ederek hayatta kalma şansınızı artırırsınız.

Uzun bir yol gittiniz ve elma dolu bir ağaçla karşılaştınız. Bu çok büyük bir ödüldür. Bugün için anlamak zor; ama hayatta kalmamız böyle şeylere bağlıydı ve olgun bir meyve bulmak bile çok zordu. Biraz daha ileride yine elma dolu bir ağaçla karşılaşırsanız; beyin aynı miktar ödül hissi üretmez. Buna “hedonik adaptasyon” denir. Artık su, barınak ve başka ihtiyaçlarınız vardır. Beyin bunlarla ilgili ödüller arar, dopamin sizi başka hedeflerden keyif almaya yönlendirir. Atalarımız için ömrün kalanında çabalamaktan kurtaracak bir ödül yoktu; her şey her gün yeniden sağlanmalıydı. Her gün yeniden barınak, yiyecek ve su bulunmalıydı.

Bir deneyde cebinden sürpriz şekilde 100$ dolar çıkan insanların yaşadığı his kimyasal olarak ölçüldü. Tekrar aynı miktar bulduklarında beyin aynı miktar mutluluk hormonu üretmedi. Görüldü ki, ikinci sefer aynı miktar mutluluk hormonu üretmek için çok daha fazla para bulunması gerekiyor. Hedonik adaptasyon nedeni keyiflere hemen adapte oluyoruz. Öyle olmasaydı; bir keyif tüm hayat problemlerine cevap haline gelirdi. Sadece çikolata yediğiniz için işe gitmekten vazgeçerdiniz.

Atalarımız için sürpriz etkisi yaratan küçük hazlar çok önemliydi. Küçük bir yemiş, ufak bir meyve, bir av. Böyle küçük şeylerden keyif almanın motivasyonu ile gün boyu aç dolaşıp gerçekten doyacakları anı kovalayarak hayatı sürdürebiliyorlardı. Bir yemiş gördüğünde “bu ne böyle, bana sağlam bir yemek lazım” deyip yemişi yere atmıyorlardı. Beynimiz küçük hazların önemine adapte oldu. Ayrıca; biraz yiyecek ve biraz su; çok fazla yiyecek bulmaktan daha önemliydi. Pek çok ihtiyacı olan atalarımızın tüm ihtiyaçları hayatiydi. Yani hepsinin az az karşılanması, birinin çok karşılanmasından daha önemliydi. Bu yüzden tek bir hazzın çok olmasındansa; pek çok hazzın az olmasında daha huzurlu olmaya evrildik. İyi kötü bir barınak, biraz su, biraz yiyecek; çok fazla yiyeceği olan ama suyu olmayan, ya da barınağı olmayan birine göre çok büyük avantajdır. İhtiyaçların tek bir tanesinin karşılanmaması ölmek demekti.

Bu yüzden pek çok küçük keyif, tek bir büyük keyiften önemlidir. Bizler; büyük keyifleri tekrar yaşamak isteriz ama hedonik adaptasyon nedeniyle yaşayamayız. O ilk keyifleri ömür boyu övüp dururuz ama boş yere çabalarız. Beyin için; iki tane 50’lik keyiftense on tane 10’luk keyif, yirmi tane 5’lik keyif daha işlevseldir. Çünkü iki 50’lik keyfin, ikincisinde 50’lik keyif alamazsınız. Ama çok sayıda ufak keyiflerin hiçbiri hedonik adaptasyona yakalanmadığı gibi; keyiften keyfe giden beyin için sürpriz etkisi dopamin salgılanmasını sağlar. Yani atalarımızın bir yemiş, bir av, bir meyve bulmasındaki motivasyonu yakalar.

Skydiving yapan birini düşünün. Beyin, öleceğini sandığı ya da acı öngördüğü için adrenalin salgılar. Bu müthiş his inanılmazdır. Ama tekrar atlayınca hedonik adaptasoyn nedeniyle aynı miktar adrenalin salgılanmaz. Aynı müthiş hazzı arayan insan bir dahaki sefer daha büyük bir şey yapmalıdır. Bu yüzden daha tehlikeli bir şey yapması gerekir. Artık sadece hayatını tehlikeye atarak mutlu olabilen bir insan olur. Günlük küçük keyifler aynı hazzı yaşatmaz, yükselen keyif eşiği hayattaki hiçbir şeyden mutlu olmamasına yol açar. Piyango çıktığında, büyük bir ödül alındığında, hayatla ilgili çok büyük bir şey yaşandığında; eğer kendinizi kontrol etmezseniz, eşik değişimi sizi aşırı mutsuz bir insan yapar. Normal bir insanın çok mutlu olacağı durumlarda bile eşiğiniz yüksek olduğu için aşırı mutsuz olabilirsiniz. Bu yüzden de çok büyük keyifler aramaktansa; hayat için küçük keyifler yaşayan biri olmak çok daha işlevseldir.

Depresyonun evrimi ile ilgili pek çok tez var. Ama bu konuyla müthiş bir yerde birleşiyor. Bulunduğunuz yerden çıkmak; hayat için bir risk almaktır. Atalarımız gündoğumu ile harekete geçip gün boyu yürüyüp yiyecek ararlardı. Ama bunu yapmayabilirsiniz de. Diyelim ki, o gün diğer insanlarla birlikte yürümeyi kabul etmediniz. Olduğunuz yerde kaldınız. Bir süre sonra kortizol yükselmeye başlar. Açlık, susuzluk giderek artacaktır. Dışarıda aslanlar, yılanlar, örümcekler olsa da; açlıktan kesin ölümdense, yiyecek bulmak için aslanla karşılaşma riskini almak çok daha iyidir. Her gün yataktan çıkarak; bazı şeyleri feda etmek karşılığında kaybettiğimizden daha fazla şey edinerek hayatta kalırız. Bu bir matematiktir. Gün boyu harcadığı enerjiden fazla enerji alan ve hayatta kalma riskini ölme riskinden yüksek tutabilen atalarımızın genleri devam etti.

Bu arada yukarıda dediğimiz olaylar oluyor. Yiyecek buluyor iyi hisler yaşıyor, aslanla karşılaşıyor kötü hislerle karşılaşıyorsunuz. Beyniniz o güne kadarki deneyim ve bağıntılarınızla sizi hayatta tutmaya programlanmış şekilde yaşıyorsunuz. Ama öyle durumlar olur ki; bağıntılarınız sizi tehlikeyle burun buruna getirir. Aslanların saldırısından saklanıp bir mağaraya sığındınız. Ya da çok uzun mesafe gittiğiniz halde hiçbir yiyecek bulamadınız. O güne kadar sizi yanıltmadığına inandığınız beyniniz az daha ölmenize yol açıyordu. İşte o anda; yükselen kortizole dayanmak, elde edilecek dopamini aramaktan mantıklı hale gelir. Buna “depresyon” diyoruz. Beyin ödül-ceza bağıntılarını askıya alır. Normalde keyif aldığınız şeylerden keyif almamaya başlarsınız. Hiçbir şey yapmamak; bir şeyler yapmaktan önemli hale gelir. İşte o gün; yiyecek aramaya çıkmazsınız.

Bu durumda beyin, sizi o duruma koyan bağıntılarınızı askıya almıştır. Sizi o tehlikeli duruma düşüren, tüm varsayımlarınızı yıkan olaylarla yüzleşmektedir. Kendinizi kandırdığınız ortaya çıkmış, güveniniz yıkılmış, özgüveniniz kırılmış, hisleriniz sizi yarı yolda bırakmıştır. Bu şekilde daha fazla devam etmek size büyük zararı dokunan bir süreç olacağı için; hiçbir şey yapmamayı tercih eder hale gelirsiniz. Aynı evrimsel süreç; bugün de geçerli. Her gün pek çok varsayımla bağıntılar oluşturuyor, hayat planları yapıyor, insanlara güveniyor ve çabalarımızın sonunda harcadığımızdan daha çok getiri getireceğini varsayıyoruz. Bir yerde öyle şeyler oluyor ya da birikiyor ki; gerçekle yüzleşiyoruz ve beynimiz bu şekilde devam etmektense hiçbir şey yapmamanın daha iyi olacağı sonucuna varıyor.

Modern toplumda atalarımızdan çok daha kompleks koşullarda yaşıyoruz. Hayatta kalmak, insan ilişkileri, gelecek, geçim, itibar ve pek çok yönden inanılmaz karışık duygular içinde yön bulmaya çalışıyoruz. Kaos teorisi gereği bu kadar kompleks bir ortamda her şey düzgün giderken bile hesaba katılmayan küçük olaylar tüm varsayımlarımızın yıkılmasına neden olabilir. Üstelik, sürekli büyük keyifler arayıp düşünmekten kurtulduğumuz için çoğu keyfimizi anında hedonik adaptasyona yakalatıp elimizden kaçırıyoruz. Bu yüzden de elimizde işe yarar bir şey kalmıyor. Oysa; küçük pek çok keyif sahibi olmak, bunu ciddi olarak engelleyecektir. Hayatının her köşesine, haftanın pek çok vaktine serpiştirdiği küçük keyifleri olan biri; beklenti yıkılması ile karşılaşma riskini oldukça azaltacaktır. Sadece futbolla ilgilenen ve tüm hayatını ona adayan birinin depresyona yakalanma şansı; hepsinden az az olmak üzere film, müzik, gezi, tiyatro, kitaplar vs. ile ilgilenen kişiden çok daha yüksektir.

Bu arada sosyal medyanın gücü buradan geliyor. Her saniye sonsuz etkileşim ile hedonik adaptasyona asla yakalanmadan beynimizi oyalıyor. Üstelik; hiçbir etkileşimin keyif vermesine bile gerek yok. Bu çağda bu yüzden insanlar 2 saatlik film izlerken sıkılan ama hiçbiri keyif vermeyen etkileşimlerle 4 saat telefonda vaktin nasıl geçtiğini anlamayan insanlar yarattı. Algımız tamamen bozuldu ve sosyal medya çağında insanlar ancak sosyal medya ile dikkatini dağıtarak depresyondan kaçmaya çalışıyor. Bu esnada; hayatın pek çok avantajı elden kayıp gittiği için; sosyal medya ile yıllarca ertelese bile enidne sonunda kaşrılaştığı büyük problemler, kaçan fırsatlar ve en önemlisi yaşanmamış bir hayat bir yerde depresyona yol açıyor.

Ne yapmalı; bir şeye harcadığımız vakit arttığı anda bölmeliyiz. Hiçbir şey tüm günü değil tüm akşamı bile almamalı. Her boş vakite ve güne bir kaç uğraş serpiştirmeli. Zamanla hepsinden geçen nöron yolları sağlamlaştıkça; her an depresyona karşı tampon görevi görecek başka keyfin vakti gelecektir. Cuma gecesi film izlediniz ve çok hoşunuza gitti diye; cumartesi canınız sıkıldığında da film izlerseniz hedonik adaptasyon o keyfin canına okur. Cuma günleri film gecesi yapıp cumartesilere başka şey arayın. Haftanın gün ve saatlerine ketifler, ritüeller, uğraşlar serpiştirin. Her gün yarım saat kitap okuyan biri 5 yılda 500 kitap okur. Her akşamüstü yarım saat not alan biri; 5 yılda kitap olacak kadar yazar. Sadece cumartesi arkadaşlarıyla sinemaya giden biri için sinema keyfi tadından yenmez. Keyiflerinizi bölmek; bir “life hacks”tir.

 5,489 defa toplam okundu