Saygı görme ihtiyacının evrimi

İş arkadaşınızdan gelen küçük bir mesaj tüm akşamınızı mahvedebiliyor. Sırada birinin önünüze geçmesi, tweetinizin tepki alması, espirinize gülünmemesi, trafikte sollanmak… Pek çok durumda canımıza kastedilmiş gibi bir his yaşıyoruz. Çünkü saygı görmek herhangi bir konu değil, evrimsel nedenlerin ortaya çıkardığı psikolojik bir ihtiyaç.

Bildiğimiz temeller üzerinden çok basit bir akıl yürütme yapalım.

Bir memeli; sürüden ayrılınca oksitosin düşüşü yaşar, böylelikle geri dönüp hayatta kalma şansını artırır. Böyle yapanların genleri devam eder, genler sonraki nesle oksitosinin önemini aktarır.

Top 10 smartest animals - Education Today News

Topluluk, memeliler için avantajdır. Bir tehdit anında riski düşürür, bir tehditten önceden haberdar olmak için ortamda daha fazla göz, kulak olması anlamına gelir.

Topluluk içindesiniz ama size saygı duymuyorlar diyelim. Av bulunca paylaşılmıyor, güvenli yerde dışlanıyor, sürekli geride bırakılıyorsunuz. Bu durumda topluluk içinde olmak hayatta kalmak için tek başına yeterli değildir.

İşte bu durumda serotoninin evrimsel işlevi ortaya çıkar. Serotonin, mikroorganizmalardan memelilere kadar “kaynaklara erişim” işlevi taşıyordu. Memelilerde kaynaklara, gıdaya erişmek; topluluğun onayına bağlı olduğu için “saygı görmek” gibi bir işleve evrildi.

İnsan için ise bu durum çok daha önemli. İnsan; sıradan bir memeli iken kendisini insan yapan beyin evrimleşmesine organize topluluklar oluşturarak sahip oldu. 150 bireyden kalabalık “anlamlı” toplulukları sadece insan kurabilir. Ve hayatta kalması da bu topluluğa bağlı olduğu, kendisi bu topluluk içindeki görevlerin ancak birini yerine getirebildiği için; insan için diğer insanlar hayatta kalmak için temel şarttır. Balık için deniz neyse, kuşlar için kanatlar neyse; insan için diğer insanlar odur.

Toplumdan bağımsız insan hayatta kalamaz. Beyni dahi başka insanların ne düşündüğü üzerine büyük enerji harcamaya evrilmiş insan için hayatta kalmak başkalarının kabulüne bağlıdır. Hayatta kalmak için biyolojik olarak her şeye sahip olsanız bile, hatta insanların içinde topluluğun bir parçası olsanız bile; insanlardan saygı görmüyorsanız, birileri size bir şey satmıyorsa, ev kiralamıyorsa, sokağa çıkamıyorsanız; bu sahip olduklarınızın hiçbir önemi kalmaz. Bu yüzden de serotoninin önemi büyüktür. Saygı görmek insanlar için psikolojik bir ihtiyaçtır.

Modern toplumda memelilikten kalma serotoninin pek çok kez düşüşünü yaşarsınız. Patronunuz kızdığında, iş arkadaşınız size amiri gibi davrandığında, espirinize gülünmediğinde, insanlar içinde küçük düşürüldüğünüzde, sırada önünüze geçildiğinde, tweetiniz linçlendiğinde, anneniz kardeşinizle daha çok ilgilendiğinde…. Pek çok durumda serotonin düşer, size mutsuzluk yaşatır. Böylece bu hisle şekillenen sinapslar, sonraki sefer aynı hatayı yapmayıp saygı gören bir pozisyonda kalmanız için beynin oluşturduğu bağıntılardır. Çünkü saygı görmezseniz; işiniz olmaz, toplumda kalmazsınız ve ölürsünüz. Beyniniz için küçük bir şakanın bile büyük mutsuzluk yaratma sebebi; toplum içindeki saygınızı korumanız gerekmesindendir.

Ama biyolojik beynimizin milyonlarca yıl doğada hayatta kalmak için evrildiğini unutmayalım. Çok hızlı bir kütlürel evrime uğradık ve 12 bin yıldır çiftçi, 200 yıldır modern bir hayat yaşıyoruz. Beynimiz ne durumda mutlu, ne durumda mutsuz olacağını karıştırabiliyor. Ayrıca pek çok durumda; abartlı ve genellikle yanlış alarmlar veriyor. Yani çoğu zaman muhtemelen gereksiz yere mutsuz oluyorsunuz. Yine de serotoninin gerçek düşüş nedeni ile ilgilenmek yerine onu yapay yoldan yükseltmek; sorun orada kaldığı halde çözüm varmış gibi hayata dönmek demek olur, ki bu da sonradan daha büyük sorun demektir. Limbik sistemin ortalığı ayağa kaldırmasına izin vermeden; kortekste kalarak sizi mutsuz eden konuyla bilinçli olarak ilgilenip çözüm bulmak yerinde olur.

 5,177 defa toplam okundu,  10 kişi bugün okudu

Stres kendisini ortaya çıkaran koşulları besler

  • Geç yatmak mı mutsuzluk yaratır?
  • Mutsuzluk mu geç yatmaya neden olur?

Esasında ikisi birbirine neden olur.

Uyku ile başlayalım. Biyolojimiz ve psikolojimiz; uykuda gerçekleşen süreçlere adapte olmuştur. Günlük pek çok biriken işi beyin uykuda halledecektir. Hem rejenerasyon, hem bellek yenilenmesi, hem pek çok biyolojik faaliyet için uyku gerekir.

Ama atalarımızın yemediği yiyecekleri yiyerek sindirime yük bindiririz. Onlar gibi yaşamamanın biyolojik uyumsuzluklarını yaşarız. Atalarımızın bir ömüde aldığı kadar bilgiye her gün maruz kalırız. Üstelik iş haytından insan ilişkilerine kadar beyne halletmesi gereken en ufak detaylarla ilgili pek çok karar verilmesi gereken seçenek sunarız. Yani beyne; uykuda halledebileceğinden daha fazla yük veririz.

Bununla da kalmaz. Atalarımız günbatımı ile sabit bir yere geçiyor, parlak ışığa maruz kalması sonlanıyor ve uykuya hazırlanıyordu. Yani şimdiye kıyasla oldukça “erken” yatıyorlardı. Beynimiz ve biyolojimiz; kortizolden melatonine kadar karanlıkta uyumaya evrilmiş durumdadır. Gündoğumuyla birlikte din bir şekilde uyanmak da aynı şekilde aynı biyolojinin parçası olmuştur. Burada detay; çok uyumak değil erken yatmaktır. Modern toplumdaki en büyük kayıp budur.

Ama erken yatmadığı gibi uyumadan önce pek çok bilgiye, sosyal medya içeriğine, insan ilişkilerine ve dahası telefonun parlak ışığına kalan insanlar; farkında olmadan stres ve uyanma hormonlarını artırdıklarını bilmezler. Bu nedenle, uyku daha baştan kaybedilmiş olur.

Kaybedilen uyku nedeniyle; gece beyin uykuda halledeceklerini halledemez. Arkaplanda biriken detaylar ve çözülmeyi bekleyen meseleler kortizol yükselişine neden olur. Yeni bilgi girişini yavaşlatmak veya azaltmak isteyen beyin; tepkiselliğe, ertelemeciliğe, öfkeye, unutkanlığa, dikkat dağınıklığına neden olur. Böyle bir yaşam da; daha fazla strese, çözülmeyi bekleyen daha fazla konuya neden olur.

Yanılgının İcadı
Kaynak: Yanılgının İcadı

Bunlar da stres tepkisi alternatifi arayışına neden olur. Böylece streslenince yapılan şeyler artar, böylece çözülmeyen problemler olunduğu halde çözecek vakit ayırmak yerine stresi unutturan şeylere odaklanılır. Bunlar da geç yatmaya, kendi düşüncence beş dakika bile başbaşa kalmayacak kadar sürekli kendini oyalamaya neden olur.

Ayrıca sürekli yüksek kortizol; beyne sürekli glikoz sağlamak isteyen beynin insülin direnci, bağışıklık baskılaması gibi tepkilerine neden olur. Bunlar da aşırı tüketim ve bağımlılıkların başlangıcıdır. Stres; hem biyolojik ve psikolojik olarak kendisini ortaya çıkaran koşulları besler.

  • Geç yatmak yüksek kortizole, yüksek kortizol geç yatmaya neden olur.
  • Aşırı bilgi ile dolu bir beyin uykusuzluğa, uykusuzluk strese, stres de kafayı oyalamak için kendini daha çok bilgiye bırakmaya neden olur.
  • Biriken insan ilişkileri detayları strese, stres tepkiselliğe ve öfkeye; bunlar da insan ilişkilerinde çözülmesi gereken daha çok olaya neden olur.
  • Stres ertelemeye, ertelenmiş işler strese neden olur.
  • Çözülmeyen ve biriken sorunlar strese, stres de böyle başka olaylara, onlar da daha çok strese neden olur.
  • Stres hareketsizliğe, hiçbir şey yapmamaya neden olur; bu da stresi besler.
  • Sağlıksız yaşam uyku veriminde düşüklüğe, uykusuzluk strese, stres de biyolojik etkileri nedeniyle sağlıksız yaşama neden olur.
  • Yüksek kortizol bağışıklık sisteminin baskılanmasına ve hastalığa yatkınlığa, sağlıksızlık da düzensiz hayata, düzensiz hayat da strese neden olur.

Yani; gerçekten de stres ve mutsuzluk; geç yatmaya; geç yatmak da daha fazla stres ve mutsuzluğa neden olur. Ve bu stresin kendini besleyen koşullar yaratması örneğinin sadece biridir. Sadece erken yatarak; belki de tüm problemlerinizin çözümünün başlangıcını sağlayabilirsiniz.

 3,503 defa toplam okundu,  20 kişi bugün okudu

”Uçsanıza, aptallar!”

Milyonlarca yıl dünyada mezarlık bile yapmayan insanlık, bilinç sahibi olacak evrimleşmeyi yaşadıktan sonra dünyada ne kadar zaman geçirdi net olarak bilmiyoruz. Ama fosillere ve kalıntılara bakılırsa; Bilişsel Devrim dediğimiz bu değişim yaklaşık 50 bin yıllık bir zaman dilimi.

Yazının icadından 3500 yıl, Heredotos’un Tarih kitabını yazmasından 2500 yıl, İsa’nın doğumundan 2000 yıl geçtiğini ve sadece 200 yıldır modern insan olduğumuzu varsayarsak; insanın yeryüzünde geçirdiği zamanın büyük kısmında mitoloji vardı, çok az bir zamanında tarih vardı.

Dolayısıyla mitolojik konuları çok ciddiye alıyorum, her bir mitolojik tabirde bazen binlerce, bazen onbinlerce yıl insandan insana aktarılmış (ve muhtemelen artık tanınmaz hale gelmiş) bir bilgi birikimi olduğunu görüyorum.

Gelelim, Tolkien’e. Oxfordlu dilbilim profesörümüz, pek kıymetli Tolkien; çok disiplinli ve müthiş bir hayat yaşamış ve İngiliz mitolojinin derinlerinde bulduğu, bazen yüzlerce yıldır kullanılmayan kelimelerden bir eser ortaya çıkarmıştır; Yüzüklerin Efendisi. Bu evrende geçen dilleri, alfabeleri, deyimleri, onları kullanan halkların tarihlerini ve hatta haritalarını dahi kendisi hazırlamıştır. Ama hayatını okuyanların da göreceği üzerine; fantastik kurgu alanında kabul edilen eserlerinde geçenler aslında bazen binlerce yıl kullanılan kültüre dayanmaktadır.

Yani olay şöyle işliyor; milyonlarca yılda şekillenen biyoloji içgüdülere yerleşiyor. Bilinç kazanıp kültür inşa etmeyen insanlar; binlerce yıl biyolojinin etkisi ile kültür inşa ediyorlar. Bu kültür, varlığımızın büyük çoğunluğu boyunca mitoloji olarak yaygınlaşıyor.

Bu yazımızdaki örnekte ise; bu mitoloji bir profesör tarafından bulunuyor. Bir hikaye kurguluyor; oraya ekliyor. Ekledikten 50 yıl sonra bu kurgunun filmi çekiliyor. Ve filmde geçen bazı içgüdüsel atıflar; milyonlarca yıllık hislerimize atıf yapıyor.

Yüzüklerin Efendisi’nin ilk filmine gidiyoruz. Yüzük Kardeşliği, pek çok seçenek boşa gittikten sonra Moria madenlerine girmek zorunda kalır. Madenler önceden orklar tarafından basılmış ve oradaki cüceler öldürülmüştür. Tam geri dönmeyi düşünürken madenin girişinde de bir canavardan canlarını zor kurtarıp kendilerini içeri kapatırlar. Artık madenden geçmekten başka şansları yoktur.

Afrika’dan kalma huzursuzluklarımız memeli yönümüzün üzerine inşa olmuş durumda. Hepimizin ortak ataları olan Homo sapiens, 200 bin yıl Afrika’da avcı-toplayıcı olarak yaşadı. Pek çok korkumuz burada şekillendi. Gündüz yırtıcılar, gece başka tehlikeler nedeniyle; 200 bin yıl boyunca gün doğmadan hemen önce, yırtıcı tehdidinin en az olduğu zamanda uyanıp gün boyu uzun mesafeler kat ederek yiyecek bulmalıydılar. Akşam başka tehlikeler yaklaşmadan önce sığınacak bir yer gerekliydi. Gece de uykuda bile tetikte olunmalıydı. Karanlık korkumuz buradan kalmadır.

Gandalf yolunu kaybeder. Bir süre orada öylece beklerler. Bir süre sonra hatırlar ve ”Şu taraftan.” der. ”Hatırladı!” diye sevinirler. Şöyle der; “Hayır, hatırlamadım. Ama burada hava daha temiz. Kuşkun varsa, hep burnuna güven

”Burnuna güven” sıradan bir detay değil. Bugünkü ekranlarla dolu renkli dünyamızda anlamak zor da olsa; milyonlarca yıl boyunca en önemli duyumuz koku idi. Koku; aynı zamanda ”ilk evrimleşen” duyumuzdur.

Ve kraliyet odasına varırlar. Her yer ceset doludur, Hobbit’ten bildiğimiz Balin’in mezarını görür, öldüğünü öğrenirler. Yanlışlıkla bir cesedin kuyuya düşmesi büyük bir gürültü koparır. Goblin’ler yerlerini öğrenirler ve kapıya dayanırlar. İşte o ana kadar sessiz olan ekip için artık bir karar verme zamanıdır.

Kaçacak yer yoksa; seçim kolaylaşıyor ve kortizol savaşmak için gerekli odaklanma ve enerjiyi sağlamak için tüm vücut kaynaklarını kontrol etmeye başlıyor.

Milyonlarca yıl; tehlike anında üç seçenek vardı; savaş, kaç ya da başka bir şey yap. İlk ikisini yapanların genleri devam etti. Diğerlerinin etmedi. Bu yüzden bir hormon; bizi tehdit anında şu kararlardan birini vermeye zorlar; savaş ya da kaç. Ve kaçacak yeri olmayan ekip için bu karar son derece nettir; savaşmak.

Savaşıp Goblin’lerden kurtulduktan sonra yaklaşan başka tehdidi beklemek macera aramak olur. Başka çare yokken; beyin savaşmak için gerekli enerjiyi adrenalin ve kortizol sayesinde bulmuştur. Yine kortizol sayesinde; dışarı çıktıkları anda artık mantıklı olan tek bir şey vardır; kaçmak.

Ve goblinler onları yakalar. Ama Balrog gelince hepsi kaçar. Ekibimiz bu kez, tüm tehditlerden daha büyük bir tehditle karşılaştığında da yine aynı tepki ortaya çıkar; kaçmak.

Avlanma, organize olma yeteneklerimiz ve aletlerimiz gelişene kadar; aslanla karşılaştığında; kaçan atalarımız savaşan atalarımızdan daha çok hayatta kaldı.

Bu düşman hepimizi aşar. Koşun!

-Gandalf

Ancak bu sahneyi benim için şahane yapan detay bunlarla sınırlı değil. Elbette “savaş ya da kaç” her gün verdiğimiz bir karar. İnsan ilişkilerinden sosyal medyaya, hayati kararlarımızdan iş yaşamına kadar. Biyolojinin kültüre en büyük etkilerinden biri olarak pek çok filmde karakterler bu kararları verir. Bu sahneyi güzel yapan; beynin kaçacak yer olmadığında savaşmak için cesareti verdiğinin gösterilmesi. Çünkü beyin aynen bunu yapmak zorundadır, kortizol iki yönden de işe yaramaya evrilmiş ve bu da genlerimizin devamını sağlamıştır. Ancak konuyu ilginç kılan esas yere geliyorum.

Gandalf, Balrog ile karşılaşır. Köprüyü yıkar. Balrog aşağı düşerken Gandalf’ın ayağına kementini dolar ve onun da düşmesine yol açar. Tam bu anda Gandalf o meşhur repliği söyler; “Fly you fools”. Hem dublajda (*İstemi Betil’i analım, bu kadar müthiş bir dublaj bir daha gelmedi) hem de altyazılardan on yıllarca “Kaçsanıza aptallar” diye çevrildi; ki doğrudur.

Uçsanıza, aptallar!

-Gandalf

“Fly” kelimesi İngilizce’de “uçmak” manasına geldiği gibi bazı yerlerde “kaçmak” manasına da gelir. Bazı yerlerde derken, mesela nerede; psikolojideki bir tepkiyi tanımlarken; “fight-or-flight response” derken. “Fight or flight” derken ‘kaçmak’ manasına gelebilecek pek çok kelime yerine ”uçmak” anlamındaki ‘flight’ kelimesi kullanılmıştır. Peki “fight-or-flight” nedir; savaş ya da kaç tepkisi.

Mağaraya girişlerinden çıkışına kadar karanlık korkusundan burnumuzla yön bulmamıza kadar içgüdülerimiz işlenip de kaçacak yer olmadığında savaşmak; kaçacak yer olmadığında ya da düşman başaçıkabileceğimizden büyük olduğunda savaşmak tepkisinin özeti bir sahne işlendikten sonra sahnenin “savaş-kaç” fiilindeki “fly” ile bitmesi müthiş bir detaydır benim için. Milyonlarca yıllık içgüdülerin ardından yüzbinlerce yıllık Afrika yaşamının içgüdülerimize etkisi; kültüre yansımış, yani biyoloji kültürü inşa etmiştir.

 1,346 defa toplam okundu,  2 kişi bugün okudu