Aptalca iyimserliğin evrimi

1 milyon kişinin bilet aldığı bir piyango çekilişine katılmak mantıklı değildir. “Kumarbaz yanılgısı” denen bir durum, piyango almayı artırır. Kumarbaz, kaybettikçe tüm kayıplarını telafi edecek daha riskli kumarlar oynamaya meyilli olur. Kaybı arttıkça riski artırır. Sistem, kazananların reklamını yaparak oynamak mantıklıymış gibi sizi kandırır. Tüm hayatı tek seferde telafi etme umudu, bir bilet almanıza yol açar. Ama kaybeden neredeyse 1 milyon kişi içinde olursunuz.

Bu yüzden de mantıklı insanlar kumar oynamazlar.

Buna karışılık, bu yüzden de kazanmazlar. Her piyango çekildiğinde birkaç kişi kazandığını düşünün. Kaybeden 1 milyona yakın kişi de oynayanlardır ama; tarih boyu kazananların tümü de oynayanlardır. Piyango kazanan kişiler içerisinde mantıklı kimse yoktur.

İşte ilginç şekilde “umut” konusunda evrimsel süreç de böyle işlemiştir.

Bilinç sahibi oldunuz, gördünüz ki dünya perişan bir yer. Milyonlarca canlı her gün hayatta kalma mücadelesi veriyor. Belki bir timsah için bu fark etmez, sonuçta bilinçli olarak dünyanın nasıl bir yer olduğu ile ilgili fikri yok, ama insan olarak durum daha farklı.

Hastanenin, marketin, kanunların, evlerin olmadığı onbinlerce yıl düşünün. Ayağınızı çarptığınız için çıkan enfeksiyon sizi öldürebilir. Dikkat etmediğiniz anda köşeden çıkan bir aslan sizi öldürebilir. Uykunuzda bir başka topluluk size baskın yapıp silahlarınıza, yiyeceklerinize el koyup sizi öldürebilir.

Dahası; uçsuz bucaksız gözüken bir gökyüzü, kocaman bir dünyada her ölen canlının çürüyüşünü izliyorsunuz. Sevdiklerinizi gömmeye akıl edene kadar geçen binlerce yılda her ölen yakınınızın gözünüzün önünde mikroorganizmalar tarafından gün gün parçalanışı bilince çok ağır geliyor. Dahası, aynısının sizin de başınıza geleceğini biliyorsunuz.

Ve hiçbir fikriniz yok. Dünyada neden olduğunuz, bu mücadelenin ne için verildiği, bir ömür neden yiyecek kovalamak zorunda olduğunuzu bilmiyorsunuz. Bu kadar çaba sonrası ölüp çürüyeceğinizi bildiğiniz için, bir ömür bu çabaya değip değmeyeceğini de bilmiyorsunuz. O halde niçin yaşıyorsunuz?

Niçin sürekli korku, acı, açlık etrafında hayatta kalıp genlerinizi devam ettiresiniz?

Bunu inanılmaz bir şekilde başardınız diyelim. Çocuklarınızın hayatta kalması için başka bir motivasyon lazım. Aynısını çocuklarınızın da başarması lazım.

Dahası; Afrika’dan dünyanın başka yerlerine yayılmışsınız. Artık besin nüfusu karşılamaya yetmiyor. Ama Afrika’ya adapte olmuş biyolojiniz ve psikolojinizin aksine, hava çok sıcak veya çok soğuk. Alıştığınızdan çok başka tehlikeler var. Hastalıklar ortaya çıkıyor, ağrılar çekiyor, her gün yeniden adapte olmaya çalışıyorsunuz. Elinizde teknoloji, medeniyet, şehirler, sistem yok. Acımasız doğada yapayalnızsınız.

Öyle dönemler yaşanıyor ki, hayatta kalmayı düşünmek ve çabalamaya devam etmek için hiçbir sebep göremiyorsunuz.

Bu zorlu şartlar ve bunların farkında olan bir bilinç ile hayatta kalmak çok zordu ve hakikaten de insanların büyük kısmı bu şartlara adapte olamadı. Belki de; en fazla düşünen, en bilinçli olanlar burada devam etmenin imkansız olduğu fikrine herkesten önce vardılar ve muhtemel sonlarını önce tahmin edip haklı çıktılar.

Ama bir şey oldu; bu şartlar tüm insanları öldürmedi. Onbinlerce yıl boyunca büyük çoğunluklar elense de, hayatta kalan çok küçük bir azınlık genlerini devam ettirdi. O azınlığın genlerini taşıyoruz.

Kimdi onlar? Aptalca bir umuda sahip olanlar. O imkansız şartların imkansız olduğunu göremeyen ve sürekli bir şeyler deneyenler. Elbette deneyenlerin de büyük kısmı başarısız oldu, tıpkı piyangodaki gibi. Ama; hayatta kalanların tamamı o piyangoyu oynayan çok küçük bir azınlıktı.

Yani akıllı umutsuzlar, bilet almadıklar. Aptal umutlular; piyangoyu oynadılar ve onların da çok çok büyük bir kısmı kazanamadı. Ama kazanan istisnalar; o piyangoyu oynayanlardı. Evrimsel açıdan piyango oynamak; umutlu olmaktı.

Dolayısıyla bilinç sahibi olmak genleri devam etmek için umutlu olmak işlevini getirdi. Bilinç ile umut birleşti. Dahası; inanmak limbik sistemde yer edip temel insan içgüdülerinden biri oldu. İnanmak öyle güçlü oldu ki; bilinçdışı inandığınız şeyleri gerçek yapmaya çalışmaya evrildi. İyileşeceğine inandığımızda iyileşme sürecine giriyoruz, başaracağımıza inandığımızda başarmamızı sağlayacak ilgili hormonlar salgılanıyor. Beynimiz sürekli kendimizi iyi göstermeye çalışıyor, anıları lehimize değiştiriyor, bizi sürekli haklı çıkarıyor.

Yani evrimsel süreç umutlu olanları seçti; çünkü hayatta kalmak imkansız ihtimallere dayanıyordu ve bu ihtimalleri sadece umut sahipleri denemişti. Böylece umut, içgüdülere yerleşti ve umut etmeye meyilli nesiller ortaya çıktı.

Öyle ki, artık umuttan gerçekleri göremez hale geldik.

Bugün gerçekler karşısında umuda saklanıyoruz, frontal loba geçmemek için limbik sisteme kaçıyoruz. Artık elimizde teknoloji, imkanlar ve modern toplum var. Yaptığımız her şey büyük şeyleri etkiliyor ve hayatımızda olacak çoğu şey kendi elimizde. Sosyal medya ile söz söyleme hakkımız, kitaplar ve internet ile sonsuz bilgi erişimimiz, bilgisayarın ya da telefonun ucunda milyarlarca insan var. Ama iletişim, bilgi ve teknoloji çağında hala umutlar bir şey yapmanın önüne geçiyor.

Lauren Alloy ve Lyn Yvonne Abramson isimli iki bilim insanı; ”Depresim Realizm” hipotezini ortaya atmışlar. Buna göre ”depresyondaki bireylerin daha gerçekçi çıkarımlarda bulundukları” iddia edilmiş. Aptalca iyimserliğimiz ortadan kalktığında daha rasyonel ve mantıklı insanlar oluyoruz. Bizi yanlışa düşüren; belki de umut ve mutluluk. Mutsuzluk daha işlevsel, daha mantıklı ve gerçeğe daha yakın.

Gerçeğin kendisinin umut verici olduğu bir evren düşünün. Belki de neredeyse herkes mutlu olacaktı, mutsuz olanlar elenecekti. Ama gerçek acımasız. Bu evrende; siz mutlu oldukça işlevlerinizi kaybediyor, hayatınızı yolundan saptırıyorsunuz. Beyniniz sizi ısrarla mutsuz ediyor ve gerçeğe dönüyorsunuz. Ama tamamen mutsuz olan atalarınızın genleri tükendi, içinizde içgüdüleriniz sizi umut ettirmeye çalışıyor. Böylece umut olduğu sürece ömür boyu mutsuz olmaya katlanabiliyorsunuz, çünkü içgüdülerinizin mesajı bu; bir gün her şey düzelecek.

Mutsuzluk açlık, umut önünüzde tutulan havuç gibi. Aç olmasanız havucun peşinde koşmazsınız. Ama biyolojik ve psikolojik olarak; bilinç sahibi olduğu halde devam eden evrim böyle şekillenmiş. Bu mekanizma sayesinde bir ömür yaşayacaksınız, hayatın sonunda da tüm atalarınızın başına gelen sizin de başınıza gelecek. Ama o zamana kadar devam etmemizi umut etmek sağlayacak.

Başımıza gelecek olan kaçınılmazsa, belki de umut etmek en iyidir. Hatta hayal kırıklığı sonrasında bile sürekli tekrarlanan umut, “bir şeyler yapmanızı sağladığı sürece” hayat için oldukça işlevsel olabilir. Bir şey yapmadan bekleyen olmak yerine aktif ve umutlu olmak belki de hayatın sırrıdır.


İnsanlığın dünyada başardıkları “iyimserliğe” atfedilir. Çünkü rasyonel olsaydık, başarmanın imkansıza yakın olduğunu görürdük. Etrafınızda gördükleriniz, bu imkansıza yakın ihtimallerden biridir.

Depresif realizm üzerine;

İyimserliğin hayat ve iş için avantaj oluşu üzerine pek çok örnek var, örneğin “Franks Lansorn”;


 9,257 defa toplam okundu,  6 kişi bugün okudu

Önceki

Mutsuzluğun gücü

Sonraki

Can sıkıntısının icadı ve sonuçları

error: Content is protected !!